Category Archives: Genel

Dördüncü Sanayi Devrimi İşletmelerimiz İçin Ne İfade Ediyor?

145037Geçen hafta Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumunda yapılan tartışma ve sunumlardan bazılarını canlı yayınlar sayesinde izleme fırsatı buldum.  Bu senenin ana teması, Dünya Ekonomik Forumunun kurucusu Alman Ekonomist Profesör Klaus Schwab tarafından Dördüncü Endüstriyel Devrim olarak açıklandı.  Profesör Schwab’a göre Dördüncü Sanayi Devrimi önümüzdeki yıllarda iş yapış ve yaşama şekillerimizi temelden değiştirecek. Dördüncü sanayi devriminin yol açacağı yeni gelişmeler ve özellikle Türk işletmelerine etkisine değinmeden önce ilk üç sanayi devrimini okuyucularıma hatırlatmak isterim. Buhar makinasının icadıyla birlikte mekanize üretime geçişi sağlayan birinci endüstriyel devrim dönemi başladı. Daha sonra 19.yüzyılın ikinci yarısında elektriğin icadıyla birlikte Ford T modeli öncülüğünde seri üretim ve geleneksel sanayi dönemi başladı. Batıda ağır sanayi bu dönemde gelişti. Seri üretim 3.sanayi devriminin alt yapısını ve gerekçesini hazırladı. Karmaşıklaşan mekanik sistemlerin kontrolü ve artan bilgi hesaplama ihtiyacı 1970’lerden itibaren bilgisayarların, elektroniğin ve sonunda internetin gelişimiyle 3. Sanayi devrine girildi. Bugün itibariyle bu teknolojileri geliştiren ülkelerde öyle bir aşamaya gelindi ki, insanla makinaları ayıran çizgiyi yavaş yavaş kaldırmayı konuşuyorlar. Şimdilik önlerindeki en önemli engel istihdam politikaları.  İşte bu yeni süreç Dördüncü Endüstri Devrimi olarak adlandırılıyor. Bu sürecin etkisi sektörlerin dijitalleşmeden etkilenmelerine göre değişecek. Hepinizin bildiği gibi bu süreçten öncelikle etkilenen müzik sektörü oldu. Dağıtım ve üretimin marjinal maliyetinin neredeyse sıfıra yaklaşmasıyla bu sektördeki en büyük oyuncular bile krize girdi. (örneğin Virgin Atlantic)  Önümüzdeki 20, 30 yıllık süreçte birbirleriyle konuşan makinalardan, müşteriyle, hatta tüketiciyle bilgi paylaşan üretim bantlarından ve cisimlerin internetinden bahsediliyor. Öyle ki, 2020’lere gelindiğinde gelişmiş ülkelerde uçaktan, dokuma iğnesine 30 milyar cihazın internet üzerinden kablosuz olarak iletişim halinde olacağı konuşuluyor. Bu bir bilimkurgu değil gerçek. Örneğin; bir fabrika üretim müdürü elektrik kesintisi sonucunda duran üretimi elindeki akılla cihazla uzaktan yeniden başlatabilecek. Müşterilerinden gelen ürün örneğini akıllı cihazı ile fabrikadaki 3D yazıcıya gönderebilecek. Bugün kalıplarda üretilen birçok otomobil yan sanayi parçası 3D yazıcılarda üretilecek. Bu durumdan ağırlıklı olarak ikinci sanayi devrimini yaşayan Türkiye’deki işletmeler nasıl etkilenecek? Nasıl uyum sağlanacak? Continue reading

Riskli Sularda Çok Açılmayın, Boğulursunuz!

Gazeteler 1000 kişinin çalıştığı büyük bir yerli elektronik perakendecisinin iflas talebini yazdı. Hafta sonu dolaşırken zaman zaman alış veriş yaptığım en merkezi mağazalarını da kapattıklarını gördüm. Çalışanlara ne oldu bilmiyorum.

Bu firma ne iş yapıyordu?   Diğer elektronik perakendecileri gibi, yurt dışından hemen hemen tamamını başka ülkelerin parasıyla ithal ettikleri elektronik tüketim ürünlerini yurt içinde bireylere satıyorlardı. Paranın bollaştığı, kurların ve borçlanma faizlerinin nispeten düşük kaldığı süreçte, birazda politikacıların yarattığı pembe ülke algısıyla, herhalde işlerin hep böyle gideceğini zannettiler. Baktılar herkes telefon, tablet alma peşinde daha çok kazanırız düşüncesiyle son 5 yıllık süreçte her yere mağaza açmaya başladılar. Tam bu dönemde yurt dışında elektronik perakende ticareti internet ortamına taşınırken ve mağazalarını kapatırlarken yerliler tam tersine 2014 yılında Türkiye’den çıkmaya başlayan yabancı markaları da alarak mağaza ağlarını daha da genişlettiler.

Girişimcilik önce cesaret ister ama yeterli değil. Vizyon ister, dünyayı okuma ve gelişmeleri takip etme becerisi ister, doğru strateji ister. Özetle değişimi görme becerisi ister. Dünya tüketici ticaretini on-line ortama taşırken koca koca mağazalar açanlar için ben şu benzetmeyi yapıyorum; Bir ayağı kesik tabureye çıkıyorsunuz boynunuza da tavana asılı urganı geçiriyorsunuz. Çevrenizde de kedi köpek kapışması var. Kazara biri tabureye dokunursa öteki tarafa gideceksiniz. Çevredeki değişimi iyi okuyamayan işletmelerin yaşadığı da işte bu. Hele, birde “Açıkları finanse ettiğimiz sürece bize bir şey olmaz” diyen bir bakış açısıyla yönetiliyorsanız korkun!

Bugünlerde sürdürülebilirlik kavramı çok moda. Büyük Amerikan danışmanlık şirketleri aynı yönetim kavramlarının ambalajını değiştirip farklı isimlerle pazarlıyorlar. Şirketler için bu işin aslı risk yönetimi. Evet, çevresel sorunlardan kaynaklanan ilave riskler ortaya çıkıyor ama biz daha orada değiliz. Risk yönetimi hayata öngörülü bir bakış gerektirir. Öngörü bizim kültürel zafiyetlerimizden. Dikkat edin gazetelerde yazanlara özellikle terörle ilgili olaylarda hep öngörü eksikliğini görüyoruz. Öngörü olmayınca risk yönetimini de sevmiyoruz. Risk yönetimi bizim ülkemiz ve işletmelerimiz için niye önemli? Biz dünyanın riski en yüksek bölgesinde yaşıyoruz. Buna jeopolitik risk deniyor. Bu şu demek; yaşadığımız alan yüksek risk taşıyor. Yaşama adım attığımız andan itibaren yaşantımızı planlarken, daha sonra şirketlerimizi kurduğumuzda bu yüksek risk primini daima dikkate almamız lazım. Buna benim çocukluğumdan beri yaşadığımız ülkenin yönetim riskini -ülkenin yönetim kalitesi düşüklüğü – ilave ederseniz diğer risk kalemleri – kur riski, faiz riski vs.- otomatik olarak ortaya çıkıyor zaten. İşte son dönemde yaşadıklarımız bu yazdıklarımı doğruluyor. Biz birey veya patron olarak bir Alman, bir Kanadalı, bir İspanyol gibi yaşayamayız. Onların bu bahsettiğim riskleri bize göre daha düşük. Bundan sonraki dönemlerde de yönetim kalitesi ve liderlikte mucizevi bir gelişme olsa bile jeopolitik riskimiz her zaman yüksek olacaktır. Çevremiz binlerce yıldır savaşan insanlarla dolu. Dolayısıyla işletmelerimiz kendilerini her zaman bu risklere karşı, bir anlamda finansçı tabiriyle hedge etmek zorundadırlar. Bu nasıl yapılacak? Gerek örgüt, gerekse finansal yönetimde,  işletme sermayesi, karlılık, aktif getirisi, sermaye getirisi gibi ölçüm ve değerlendirme parametrelerine bakarken, okullarda finans veya mikroekonomi derslerinde okutulan standartlara veya yukarıda örneklerini verdiğim ülkeler standartlarına göre değil, kendi ülkemizin risk primini ilave etmek suretiyle değerlendirmeliyiz.

Biz bir net ithalatçı ülke, yani yabancının parasıyla yaşayan ülke konumumuzu sürdürdüğümüz sürece siyasetçilerin abartılı hedeflerine inanıp sahilden çok açılırsak, ya boğuluruz ya da köpek balıkları kapar. Korkarım ki yakın gelecekte fazla açılanları aynı şekilde çeşitli riskler bekliyor olacak. Ondan sonra dinleyin mazeretleri; bankalar kartların vadesini düşürdüler de, faiz arttı da, kurlar yükseldi de, uçak düşlü de, hendek kazdılar da, anayasa fırlatıldı da, bomba patladı da vs. vs. Çin, Ortadoğu, Fed politikaları, artan bölgesel gerilimlerden bahsetmiyorum bile. Çok klasik ama değişim zordur, değişmemek ölümcüldür.

Nasıl Takım Olunmaz?

Geçtiğimiz günlerde yine iki büyük futbol kulübümüz ani olarak aldıkları ve nedeni anlaşılamayan bir kararla, bir anlamda ekip lideri olan antrenörleriyle yollarını ayırdılar. Bu şekilde çalıştırıcı değişimi futbol dünyasında bize özgün. Aynı şekilde oyuncularda aniden değişebiliyor. Senede iki çalıştırıcı değiştirildiğini bile gördük. Beklenti şu; birisi gelecek ve iki hafta sonra takım önüne gelene üç çekecek, böylece yönetim istifa sesleri işitilmeyecek! Futbol kulüplerimizde yaşanan bu uygulamaları ben anti- bilim olarak adlandırıyorum, yani bilime ters. Boyacı küpü yaklaşımıyla uzun vadeli, sürdürülebilir bir başarı yakalanamadığını hepimiz görüyoruz. Futbol kulüplerimizde yaşanan bu yanlış uygulamadan şirketlerimiz nasıl ders çıkarabilirler?

Ekip oluşumu ile ilgili kuramlara göre şirketinizde işe başlayan herkesin öncelikle şirketi, çevresini ve iş arkadaşlarını tanımaya ihtiyacı vardır. Bu bir lüks değil ihtiyaçtır. Ekibine uyum sağlayan birey daha sonra işlerin nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışır. Bu tanışma ve alışma süresi şirkete ve üyesi olduğu ekibe göre değişmekle birlikte, örgütsel gelişimle ilgili yazılı kaynaklarda üç ay ila 18 ay arasında değişmektedir. Dolayısıyla üyeleri büyük ölçüde değişmiş bir ekibin ve liderinin neler yapıp yapamayacağını görmek için bu sürelere ihtiyaç var. Bazı kurumlar bu ısınma süresini kısaltmak için ofis dışı aktiviteler düzenlerler. Bunların en önemli amacı insanların birbirlerini daha çabuk tanımaları, sınırlarını ve kişiliklerini görmeleridir. Böylece ekip arkadaşlarınızı daha iyi tanımış olur ve ilişkilerinizi ona göre geliştirirsiniz.  Siz daha işe başlayalı birkaç ay olmuş bir çalıştırıcı veya satış müdürü ile yolunuzu ayırdığınızda yani ekibinizdeki kritik kişileri değiştikçe, ekipteki ilişkiler tekrar başa döner, çünkü farklı dinamikler devreye girer. Örneğin, çatışma yaşanmazken tekrar çatışmalar yaşanmaya başlar. Bugün gelişmiş ülkelerde ekip üyelerinde bireysel özelliklerden ziyade, bireylerin ekibin diğer üyeleri ile uyumuna önem verilmektedir. Siz ne kadar yıldız olursanız olun, ekibinizin aldığı sonuçlar yetersiz ise öncelikle başvurulan yöntem birisini değiştirmek değildir. Böyle durumlarda öncelikle ekip içi dinamikler sorgulanmaktadır. Yani ilişkiler ve iş yapış biçimleri. İlişkiler kadar önemli diğer hususlar ise ekibin hedefine giderken nasıl çalışacağı, görevler, hedefler, performans ve ödüllendirme sistemleri. Şimdi biz kurumlarda çalışırken şöyle ilişkilere şahit oluyoruz;  bunlara futbol kulüpleri de dâhil. Ekip oyuncularından birisi bir yöneticinin adamı, birini CEO atamış, diğerini YKB atamış ve aralarında özel koşullar konuşmuşlar.  Başlarındaki çalıştırıcı, genel müdür vs. doğal olarak adama söz geçiremiyor. Adam yönetim kurulu başkanına giderim şeklinde bir özgüvene sahip veya genel müdüre sen bana karışamazsın beni buraya başkan getirdi diyebiliyor. Zaten böyle örgütlerde o kişilerde başkan koltuğunda oturduğu sürece o işte kalıyor, başkan değişince onlar da gidiyor. Böylece hem hiçbir zaman ekip olamadığımız gibi, örgütte bilgi ve deneyim birikimi sağlanamıyor ve yeni girenlerle bu paylaşımı sağlayacak kişi kalmıyor. Örgütlerde her seferinde başa dönüp, yapılan hatalı tekrar ederek hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bu genel görüntü bizdeki kamu kurumları dâhil, birçok kurumdaki hâkim manzara. İstisnai olarak bir şekilde yabancı sermayeye bulaşmış, örgütsel gelişim eğrisinde belirli bir seviyeye gelmeyi başarmış, yönetim bilimini anlamış şahıslarla yönetilen şirketlerde bu yazdığımız hususlara dikkat ediliyor ama sayıları çok az.

Evet, kulüplerimize dönecek olursak, oyuncuların bireysel kalitelerinden ziyade takımın bir bütün olarak işleyişini değerlendirmeden, hedef, performans ve ödüllendirme sistemlerini adil ve herkesin bildiği şeffaf bir şekilde çalıştırmadan, beş maçta takım yenilgi aldı diye çalıştırıcı değiştirirseniz daha çok başarı beklersiniz. Ekip başarısı uzun vadeli sistemik bir çalışmayla zaman içinde gelişir. Bunun en iyi örneklerinden biri de Amerikan ulusal futbol takımıdır. Siz iyi yönetilmeyen ilişki ve taktik karmaşa yaşayan bir ekibe, kimi getirseniz getirin başarınız şansa kalır. Zaten öyle olmuyor mu?

 

Sizin Şirketinizin Başkanı Nasıl Karar Alıyor?

Bu yazıyı yazma fikri başkanlık sistemi tartışmalarını izlerken aklıma geldi. Bu tartışmaların özünde olan şey son kararı kimin ve nasıl vereceğidir. Demek ki, birileri alınan kararlarda daha çok yetkisi olsun istiyor. Cumhurbaşkanı, başbakan,  bakanlar, kendilerine yasalarca belirlenmiş alanlarda kararlar alıyorlar. Aynı şekilde kurumsallaşmış bir şirkette de müdürler, genel müdürler, yönetim kurulu başkanı kendi alanları ile ilgili kararlar alırlar. Patron şirketlerinde ise örgütün büyüklüğüne bakılmaksızın, kararları patronlar genellikle kendi başlarına alırlar. Zaten bu şirketlerde gördüğüm patron şirketin her şeyidir. Koca koca müdürler, hatta genel müdürler bile karar alınması gereken en ufak bir konu için patronun yolunu beklerler. Bir zamanlar çalıştığım büyük bir kurumda genel müdür koltuk kumaşlarının rengi için bile patronu bekler, en ufak konuda bile patrona danışmadan karar alınamazdı. Böylece çarklar çok yavaş döner yukarıdan aşağıya herkes birbirini beklerdi.

Modern işletmelerde, yine büyük bir örgüt olan devlette de en önemli yönetim süreci karar verme sürecidir. Karar verme işlerin yapılış şeklini belirler. Ben bir şirkette proje aldığımda önce organizasyon şemasına bakarım. Organizasyon şemasından yapıyı anlamaya çalışırım. Yapı, bana görev alanlarını ve kimin hangi konularda karar aldığını gösterir. Yapıyla oynadığınız zaman karar alma yetkilerini de değiştirmiş olursunuz.  Karar alma sürecinde yapılar kadar önemli diğer bir husus ise kararların hangi teknikle alındığıdır. Bugünlerde gazetelere göz attığımda mecliste uzlaşmaya dayalı kararlar alınmasını tavsiye eden yazılar görüyorum. Uzlaşmaya dayalı karar alma, bir karar alma tekniğidir. Acaba bu tekniği bizim kültürümüzde uygulamak kolay mı? Yazılı kaynaklara baktığımız zaman başlıca karar alma yöntemleri; otokratik, demokratik, delege edilen ve konsensüsle (uzlaşma) alınan kararlar olarak geçiyor. Bunlardan otokratik olarak bilinen sistemde kararlar genel olarak tek kişide toplanmıştır. Örneğin, bizdeki patron şirketlerinde kararlar genellikle bu yöntemle alınır. Diğer çalışanlar karar alma sürecine dâhil edilmez. Başkalarına danışılmadan ve çoğunluğun katkılarını da değerlendirmeden alınan kararların istatistiksel olarak doğru olma şansı vardır. Ancak sistemlerin ve ilişkilerin çok karmaşıklaştığı bir devirde, çok fazla konuda uzmanlık gerektiren konularda tek kişinin karar alması artık oldukça risklidir. Bundan en fazla 150 yıl evvel bir geminin gitmesi için yelkenlerin açılıp rüzgârın itmesi yeterliyken, bugün bir sürü sistemin uyumlu olarak çalışması gerekiyor. Aynı şekilde savaşlar kralların emriyle at bin, kılıç kuşan, hücum şeklinde yapılırken, bugün uzayda dolaşan uydular, radarlar, iletişim ağları, lojistik, bilgisayarlar, özel programlar, elektronik karıştırıcılar, birbiriyle konuşan silahlar, akıllı mermiler, füzeler, insansız uçaklar ve bütün bu sistemlerin entegrasyonunu sağlayan ve kontrol eden kumanda merkezleri gerekiyor. Bu alt yapınız yoksa hiç şansınız yok! Eskiden bir kişi bu kararları alırken şimdi kurmay heyetleri kararların optimizasyonu için simülasyon programları önünde terliyor. Bir kişinin bilgi birikimi ve zekâsı en doğru kararları almaya yetmiyor.

Bir örgütün yapısı ne olursa olsun, kararların kalitesini esas belirleyecek olan örgütteki karar alma tekniğini belirleyen iş yapış kültürüdür. Şirketinizi tek bir patron/başkan yönetse bile önemli olan o şahsın karar alma aşamasında kritik kararları nasıl aldığıdır. Örneğin Atatürk’ün önemli kararları akşam yemeklerinde herkesi dinledikten sonra aldığı söylenir. Kararların alınış tekniği, kararların kalitesini etkiler. Ayrıca yöneticilerin bireysel zafiyet, hırs ve dünya görüşü kararların kalitesini düşürüp, öngörülemeyen risklerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Kriz durumlarında ve hızlı karar alma gerektiren her türlü durumda otokratik yöntemle, demokratik veya konsensüs yöntemlerine göre belki daha çabuk karar alınabilir ama sistemin tüm katılımcılarını etkileyen durumlarda kararın tek kişi tarafından alınması ne derece sağlıklıdır? Alınan kararlar ne derece doğru olacaktır? Kaldı ki yöneticilerinin oy çokluğuyla temsil edilmediği örgütlerde, kritik kararların alınmasında sistemin tüm paydaşları dâhil edilmediği takdirde çatışma çıkması kaçınılmazdır. Bu nedenle hem şirketlerde, hem de sivil toplum örgütlerinde dünya görüşlerinin farklılaştığı bir dönemde uzlaşmacı karar alma tekniklerini ve kültürünü içselleştirme, tüm medeni toplumlarda olduğu gibi bizim toplumumuz içinde önemi gittikçe artacaktır.

Uzlaşmanın alternatifi çatışmadır.

Serdar Yurdakul / Örgütsel Gelişim Danışmanı

Sürdürülebilirlik Problemini Çözmek Neden Zor?

Geçen ay Volkswagen’in yaşadığı talihsiz olay geçmişte Amerika’da Dünyaca ünlü finans ve yatırım şirketlerinde yaşananlardan özünde farklı değil. Nedir yaşananların ortak noktası. Bu şirketlerde bir CEO var. Bu CEO yönetim kurulana karşı sorumlu. Yönetim kurullarının baktığı tek şey var, kâr yani para. Ne kadar kâr, o kadar ikramiye. Bu şirketlerde yönetim kurulu üyelerinin bir yıllık kazançlarını bizler hayatımız boyunca kazanamıyoruz. Evet, neden böyle oluyor? Neden bu insanlar sadece kâr odaklı çalışıyorlar? Sürdürülebilirlik alanında neden istenen gelişme elde edilemiyor? (Ben bu satırları yazarken haberlerde IMF Başkanı Christine Lagarde böyle giderse “ Tavuk gibi kızaracağız” diyen demeci alt yazı olarak geçiyordu.)

Sürdürülebilirlik ile ilgili olarak yazılı kaynaklarda birçok tanım var. Neo-liberaller sürdürülebilirlikten daha çok kurumun performansının sürdürülmesini anlıyorlar, toplumcular ise kurumun varlığını insanlığa ve yeryüzüne zarar vermeden sürdürmesini savunuyorlar. Toplumculara göre kar maksimizasyonu en önemli kıstas değil. Bu tanımlar arasından benim de beğendiğim John Marshall Roberts’a ait tanımı bu yazımda paylaşıyorum; sürdürülebilirlik, kurumlar ve toplumumuzun uzun vadede ayakta kalabilmesi için organizasyonların ve toplumun yeniden tasarlanmasıdır.” Yani çözümü mevcut sistem içinde bir iyileştirme olarak görmeyip, üretim sisteminin sıfırdan tasarlanması lazım. Benim düşüncem şu; mevcut hisseli sermaye yapısı altında çalışan şirketlerin sürdürülebilirlik çalışmalarından tek başına netice almaları biraz hayalî çünkü sürdürülebilirlik kavramı ve sahip olunması gereken paradigmalar, içinde yaşamlarını sürdürdükleri hissedar kapitalizminin paradigmaları ile çelişiyor. Sürdürülebilirlik ayrı bir paradigma seti gerektiriyor. Örneğin bir şirket enerji kıtlığı ve fiyat artışlarının maliyetlerini ve uzun vadede rekabet gücünü etkileyeceğini düşünüyorsa bunu bir risk olarak değerlendirir, yani bu benim için bir risk yönetimi konusudur. Gerekiyorsa kendi enerji yatırımlarını yapar ki bugün bir sürü örneği var. Bunu yaparken içinde bulunduğu sistemin paradigmalarıyla çelişmez. Yönetim kurulu memnun kalır. Ben bunu sürdürülebilirlik yolunda bir çalışma olarak görmüyorum. Sürdürülebilirlik konusu büyüme ekonomisinin yol açtığı sorunlara tepki olarak ortaya çıktı. Şimdi büyüyen Türkiye ekonomisi içinde bir şirketin kendi enerjisini üretmesi o şirketin kendi sürdürülebilirliği yolunda ona biraz daha zaman kazandırıyor ama toplumun/sistemin sürdürülebilirliğine bir çözüm sağlamıyor. Makro düzeyde, toplumu bir sistem olarak görüp, ekonomi, çevre ve sosyal yapının sürdürülebilirliğini sağlayamazsak bir şirketin bu yöndeki çalışmaları fazla bir sonuç sağlamaz. Yani burada bu sorunlara sistem yaklaşımı bakış açısıyla yaklaşmamız lazım. Dolayısıyla sürdürülebilirliğin toplumsal düzeyde bir sorun olduğunu kabul etmemiz ve bu yolda politikalar geliştirmemiz gerekir ki, bu da hissedar kapitalizmi ile çelişiyor. Demek ki hem dünyada hem de ülkemizde yeni bir paradigma setine ihtiyaç var. Paradigma değişimi ancak yeni değerler seti oluşturmakla mümkün.  Tabii ben burada çalışanların uyması gereken takımdaşlık, sorumluluk alma gibi değerlerden değil, yönetim kurullarının uyması gereken açıklık, hesap verebilirlik, dürüstlük gibi değerlerden bahsediyorum. Kurumlarda her gün bireysel ve örgütsel düzeyde birçok karar alınır. Çalışanların ve yöneticilerin bireysel olarak verdikleri kararlar, kendi dünya görüşlerinden etkilenir ve kendileri açısından neyin önemli olduğunu gösterir. Aynı şekilde yönetim kurulu üyeleri de şirket hakkında makro düzeyde kararlar alırlar. Geçmişte yaşanan krizlerde, değerlere bağlı kalınmaksızın alınan etik dışı kararlardan dev şirketlerin düştükleri durumlara hepimiz şahit olduk (ENRON, Siemens, Lehman Brothers, Arthur Andersen vs.)  Mevcut öğrenme süreçlerinde edinilen bilgilerle oluşan dünya görüşleri başarıyı finansal performansla ilişkilendiriyor. Finansal olarak başarılı olamayan yöneticiler ve şirketler kendilerini bu Dünya’da başarısız olarak görüyorlar. Demek ki bizi motive eden, finansal performansımız ve değerlendirilme sistemi mevcut değer setlerinden etkilenmektedir. Bu değer setleri genellikle bencil, kısa vadeli ve kâr maksimizasyonunu teşvik etmektedir. Verilen mesaj ne olursa olsun çok para kazanmaktır. Harvard Business School MBA programında 15 sene boyunca yönetim dersleri veren Prof. Shoshana Zuboff, bugünkü duruma gelinmesini yöneticilerin aldığı eğitimin payı olduğunu şu şekilde ifade etmiş: “ Benim ve arkadaşlarımın öğrettikleri, dünya ekonomisindeki istikrarsızlığın, kapitalizmin kötüye gidişinin ve çekilen acıların başlıca sebebidir. Bizler aptal veya şeytani duygulara sahip insanlar değildik ancak istemeden de olsa dünyanın önemli bir kesimi tarafından güvenilmeyen ve nefret edilen yönetici ve profesyonel neslinin yetişmesine yol açtık. Bu tam bir başarısızlıktır.”

Evet, sürdürülebilirlik sorununu çözmek için yeni değerler seti oluşturmak gerekiyor. Sadece kâr amacı gütmeyen, insanları ve Dünyamızı da önemseyen, kapsayıcı bir Dünya görüşüne ihtiyaç var. Bugünkü koşullarda değişime direnç nedeniyle bunu yönetim kurulları seviyesinde oluşturmak oldukça hayalî. İşletme okullarından başlayacak uzun bir çalışma gerektiriyor maalesef. Lagard’ın uyardığı gibi geç kalıyoruz.

“İnsanoğlunun ayakta kalabilmesi ve daha üst seviyeye çıkabilmesi için, yeni ve daha ileri bir düşünce sistemine sahip olması gerekir” Albert Einstein

 Serdar Yurdakul / Örgütsel Gelişim Danışmanı

Aile Şirketleri Değişimde Niçin Zorlanıyor?

Yazıma ünlü Rus yazar Tolstoy’un şu sözleri ile başlayacağım; “Herkes Dünya’yı değiştirmeyi düşünüyor, ama kimse kendisini değiştirmeyi düşünmüyor”

Tolstoy’un bu sözleri şirketlerde değişimi düşünen herkese yol göstermelidir. Örgütsel değişim yönetiminde uzun yıllar çalışan danışmanların vardığı sonuç örgütsel değişimin, kişisel değişimden ayrı tutulamayacağıdır. Bu nedenle yazımın konusu olan aile/patron şirketlerinde de değişime önce kişilerin paradigmalarını değiştirmeye razı olmaları ile başlamaları gerekiyor. Böyle yapılmadığı, kişisel değişim yerine doğrudan yapısal değişim projelerin şirketin iş yapış tarzını değiştireceğini ummak hata olur, çünkü örgütler değişmez, insanlar ve davranışları değişir. İşte bu nedenle sahiplerinin değişimde zorlandıkları aile şirketlerinin kurumsallaşma projelerinde istenen verim alınamıyor. Tabii insanın kendisini anlaması ve daha sonra bunu içinde bulunduğu örgüte yansıtması söylemesi kolay ancak hayata geçirilmesi zor bir iş. Umarım bu makale aile şirketlerinde yönetim değişimi planlayan iş sahiplerine çerçeve çizmelerine yardımcı olur.

Böyle bir değişimin önce iş sahibinin kendisinden başlanması gerektiğini vurgulayarak giriş yaptıktan sonra, aile şirketlerinin yaşamına şöyle bir göz atalım. Aile şirketlerinin yaşamı üç ayrı safhaya bölünmüş. Her safhanın farklı özellikleri var. Başlangıçta şirket ve ailenin bir örgütlenmesi yoktur. Şirket ve patron eşdeğerdir. İlk dönem diye adlandırdığımız bu dönemde iş çok hızlı gelişir, kurucu patron gece gündüz demeden çalışarak siparişleri yetiştirmeye çalışır. Gazetelerde okuduğunuz başarı öyküleri genellikle bu döneme aittir. “Evdeki küvette eşimle kumaşları boyuyorduk “ ya da “o dönem fabrikada uyuyordum” tarzında hikâyeler okumuşsunuzdur. Bu dönemde şirket ve aile küçüktür, patron her şeye hâkimdir, her şey ona sorulur. Onun oluru olmadan tuvalete kâğıt bile alınmaz.  Başlangıç aşamasında ki bu tek başlılık sayesinde şirket pazar koşulları ve taleplere hızlı bir şekilde cevap verebilmiştir. Patronun/aile reisinin kendi başına aldığı yanlış veya doğru kararlar işin hızla gelişmesini sağlamıştır. Ancak bu çalışma şekli aynı zamanda şirketin gelecekteki kültürünü de belirler. Özverili, çok çalışılan, her şeye aile reisinin karar verdiği “Tek adam” kültürü. Başlangıçta avantaj olan bu kültür zaman içinde şirketin ve ailenin genişlemesiyle sorunlar yaratmaya başlar.

İkinci safhada işlerin büyümesiyle “patron” zorlanmaya başlar. Her işi kendisinde topladığı için, daha çok konuda karar vermesi, çekleri imzalaması gerekir. Bu durum sinirlerini bozar. Tatile bile gidemez. Bu aşamaya gelindiğinde şirketin ihtiyaç duyduğu ilave insan kaynağını aileden karşılamaya karar verir. Çocuklar şirkette görev almaya başlarlar. Ailenin genç fertleri işin içine girdikçe bazı konularda farklı görüşlerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır.  Babalarına göre daha iyi eğitim almış ikinci nesil şirkete dinamizm ve yeni beceriler getirir. Patron bazı işleri delege etmiş fakat senelerin verdiği alışkanlıkla yetkileri hala kendi elinde tutmakta ısrar etmektedir!  Oysa bu safhada şirkette “Biz kültürü” yeşertilmeli, patron yetkilerinin bir kısmını ailenin şirkette görev alan yeni üyeleriyle paylaşarak geleceğin liderlerinin yetişmesi için alan açmalıdır. Paradigmalar değişmeyip, eski alışkanlıklar yeni safhada da devam ettirilmek istenmesiyle eski ve yeni aile üyeleri arasında bazı çatışmalar yaşanılması kaçınılmaz olur. Geleceği gören aile bireyleri ise şirketin kurumsallaşması ve daha profesyonel bir şekilde yönetilmesi konusunu gündeme getirirler. Kurumsallaşma değince bizde nedense akla hemen şirketlerin göze görünen, elle dokunulan unsurları gelir. Binalar, ofisler, süreçler, kurumsal tanıtım araçları gibi. Oysa aile şirketini ikinci safhadan üçüncü safhaya taşıyacak bunlar değildir. Bu safhada en önemli husus şirkette görev alan aile bireylerinin şirketin geleceği ve projeleri hakkında müşterek bir uygulama ve fikir birliği geliştirmeleridir, buna vizyon da diyebiliriz.  Çünkü fikir birliği oluşturulmazsa aile bireylerinin değer farklılıkları şirketin yönünü belirlemesinde engel oluşturur. Örneğin bir şirkette, baba işi devretme aşamasına geldiğinde aslında şirket piyasada yer edinmişti ve para kazanıyordu. İkinci nesil düzenli para kazanan hazır yapıyı değiştirme ihtiyacını hissetmedi, onların değerlerine göre para kazanmak yeterli görülüyordu ve tartışmalar başladı.  Ama şirketlerin gelişim evrimine bakılırsa bu aşamada bazı önlemler almak gerekir ki başarı sürdürülebilir olsun. Bu önlemlerden öncelikli olanları şöyle sıralayabiliriz: Şirkette biz ve ekip kültürünü oluşturmak, kurucunun güç paylaşıma razı olması, gelecekle ilgili fikir birliği oluşturulması ve karar almada yetki dağılımı.

Üçüncü safhada hem şirket, hem de aile daha da büyür. Paydaşlar artar (Fındıkçı s.46) Yeğenler de şirkette görev almaya başlar. Bu devre akademik literatürde geniş aile işletmeleri diye adlandırılıyor. Bu safhanın en önemli özelliği genişleyen aile ve roller nedeniyle artık “Biz ve Onlar” vardır. Eğer rol ve görev tanımları yapılmaz, çatışma yönetimi ilkeleri belirlenmez ise şirkette bir kargaşa ortamı oluşur. Artık aile üyelerinin farklı beklentileri vardır. Kurucu hayatta olduğu sürece bir sorun yok ama kurucunun herhangi bir nedenle şirket dışında kalması durumunda kaotik bir ortam oluşabilir. Zaman zaman gazetelerde anne ve oğulların bile birbirine düştüğü durumları okuyoruz. Üçüncü aşamada bu gibi bir manzarayla karşılaşmamak için bu safhaya geçerken yukarıda sözünü ettiğim çalışmaların yapılması ve özetle şirkette bir sistem oturtulması gerekir. Bu sistem hem işlerin yapılış şeklini, hem de ilişkileri düzenlemesi gerekir.

İşte bu yazıma sığdırmaya çalıştığım nedenlerle aile şirketlerini sadece %30 kadarı ikinci kuşağı, bunun yaklaşık yarısı da üçüncü kuşağı yaşıyor. Aile şirketlerinin değişimi demek, aile şirketinin kurumsallaşması demek, kurumsallaşma demek, aile şirketi yönetim ilkeleri oluşturulması demek, aile dışı profesyonellerin süreçlerde yer alması demek, karar almada paylaşım demek, aile ve şirketin ayrı yönetimi demek, daha bir sürü şey demek. Peki, siz bunlara hazır mısınız?

Geçmiş performansınız geleceği garanti etmez!

Şirketinizin Röntgenini Çektiriyor musunuz?

Şirketler emek ve teknoloji kullanarak mal ve hizmet üretirler. Üretim süreçlerinde zaman zaman bazı aksaklıklar oluşur. Üretim veya hizmet bir süre aksar, sonra işin uzmanı gelir bozulan makineyi tamir eder veya değiştirir eninde sonunda üretim tekrar başlar. Yaşanan bu gibi görünen aksaklıkların verdiği hasarı tespit edebilir, cironuzu ne kadar etkilediğini ölçebilirsiniz. Ancak şirketlerin üretimi sadece makinalara bağlı değildir. Faaliyet gösterilen sektöre göre emek ve makinalar farklı oranlarda kullanılır. Üretimi ağırlıklı olarak makinalara bağlı bir sektörde, üretimde yaşanan aksaklıkları (kırılma, bozulma gibi) genellikle gözle görebilirsiniz. Ancak emek yoğun sektörlerde veya süreçlerde yaşanan aksaklıkları tespit etmek zordur, buralarda bireylerin yol açtığı sorunların tespit edilmesi ve verdiği zararın anlaşılması zaman alır.
Nasıl insanda zaman içinde göze görünmeyen bazı sinsi hastalıklar gelişiyorsa, aynı şekilde büyük bir organik sisteme benzetebileceğimiz şirketlerde de göze görünmeyen bazı hastalıklar gelişir. Süreçler eskir, sistemler demode olur, ilişkiler bozulur, çatışmalar artar, değer yaratmayan bir sürü lüzumsuz iş yapılır vs. Dışarıdan bakıldığında sistem çalışıyor görünür. Herkes çok meşguldür, kimsenin başını kaşıyacak zamanı yoktur. Hastalıklar ilerlemeye devam eder, şirket farkında olmadan güç kaybeder. Biz insanlar bu duruma geldiğimizde doktora gideriz ve bizden MR istenir çünkü gözle görünmeyen hastalıklar ancak bu şekilde göze görünür. Rahatsızlığımızı ciddiye almaz, röntgeni ihmal edersek, vücudumuzda belirti vermeyen hastalıklar gelişir, sonra belki geç kalırız. Şirkette planlı olarak bir değişim projesi başlatılmadığı, farklı bir göz veya gözler tarafından şirkette bir analiz yapılmadığı sürece, çeşitli seviyelerde yaşanan aksaklıklar hakkında bilgi sahibi olmamız zordur çünkü bunların çoğu göze gözükmez. Özellikle insan kaynakları ve yönetim süreçlerinde yaşanan görülmeyen arızaların yol açtığı maliyetler ölçülebilir olmadıkları için şirketlerin bilançolarına ne ölçüde yansıdıklarını hesaplayamıyoruz. Dolayısıyla nedeni belli olmayan bir halsizlik, atalet, enerji kaybı hissedildiği aşamada aynı insanlarda olduğu gibi şirketleri de röntgene sokmak gerekir. Ancak şirketler için kullanılan röntgen çekme yöntemleri farklıdır. Bu röntgenler şirketlerde üç farklı seviyede tarama yapar: çalışanlar, ekipler ve organizasyon süreçleri. Bu taramalar çalışanların düşüncelerini, tutumlarını, ilişkilerde ve süreçlerde yaşanan aksaklıkları ortaya çıkarır. İşte şirketlerin sorunlarını ortaya çıkaran ve görülmesini sağlayan araçlara biz organizasyon doktorları diagnostik (teşhis) araçları diye adlandırıyoruz. İlk bakışta göze görünmeyen şirket hastalıklarının tespiti için kullanılan araçların en popülerleri Çalışan Memnuniyet Analizleri, Kurum İklimi ve Kültürü analizleri, 360 ° anketleri ve organizasyon etkinlik analizi, Ekip Etkinliği analizleri ve Süreç Analizleridir. Bu araçlara son yıllarda ilave olan diğer bir teşhis aracıda şirketlerde bireysel ve kurumsal değerlerin belirlenmesi ve görülebilir olmasını sağlayan araçlardır. Bu tetkik özetle, çalışanların kurumu nasıl algıladıklarını incelemek suretiyle mevcut kültür ve ilişkilerin detaylı bir analizini çıkarmakta ve kurumu nasıl ve nerede görmek istediklerini sorgulamak suretiyle yönetime detaylı bir yol haritası çıkarmaktadır (Kurumsal İhtiyaç Karnesi). Bu çalışmalar sırasında insan kaynakları, kurumsal yönetim ve kurum kültürü alanlarında aksayan noktalar ve şirkete enerji kaybettiren hususlar tespit edilmektedir. Yine başka bir araçta ekiplerinizin yaşadıkları rahatsızları teşhis eder. Ekip performansını inceler ve performans kaybına yol açan sorunların giderilmesine yardımcı olur.
Görüldüğü gibi şirketlerimize de aynı kendi sağlığımıza gösterdiğimiz özeni göstermeliyiz. Göze görünmeyen sinsi hastalıklar kronikleşirse bundan şirketlerimiz zarar görür. Gerekiyorsa ara sıra organizasyon doktorlarından yardım istemeliyiz.
Zaman zaman şöyle bir durun. Yalnız başınıza veya ekibinizle şu sorulara cevap arayın; biz ne yapıyoruz? Amacımız ne? Nasıl yapıyoruz? Niye böyle yapıyoruz? İşlerimizi daha doğru yapma yöntemi var mı? Başka türlü yapılır mı? Yapmasak olur mu?

← Back

Thank you for your response. ✨

Continue reading