Category Archives: Stratejik Yönetim

Küresel Ekonomik Ortamda Dönüşüm ve İşletmelere Etkileri 

Mevcut Değişim Dinamiklerinin Fırsat ve Risk Yaratan Rolü

On yıllar süresince işletmeler, görece elverişli bir küresel ekonomik ortamın sunduğu avantajlardan yararlanma olanağı buldu. Bu dönemde, firmaların stratejik planlamalarında esas alınan varsayımlar genellikle değişmez ve sorgulanmaz kabul edildi. Şirketler, öngörülebilir ekonomik koşullar sayesinde uzun vadeli hedefler belirleyip uygulayabildiler; bu da iş dünyasında istikrar ve güven ortamının oluşmasını sağladı.

Ancak günümüzde, bu varsayımlar derinlemesine sorgulanıyor. Jeo-ekonomik parçalanma, yani ülkeler arası ekonomik ilişkilerin karmaşıklaşması ve bölgesel blokların oluşması; hızla gelişen ve değişen teknolojiler, hükümetlerin ekonomilere müdahaleleri, küresel ölçekte artan borç yükü; demografik yapıda görülen köklü değişimler ve yeşil dönüşüm gibi çevresel kaygılar, küresel ekonomiyle birlikte iş ortamını da kökten değiştiriyor. Bu değişimlerin her biri, şirketlerin alışılmış iş yapış şekillerini ve stratejik yaklaşımlarını yeniden değerlendirmelerini zorunlu kılıyor.

Yukarıda belirtilen güçlerin bir araya gelmesi, işletmeler için hem yeni fırsatların doğmasına hem de çok çeşitli risklerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Şirketler, bu dinamik ortamda rekabet avantajı elde edebilmek için değişen koşullara hızla uyum sağlamak ve mevcut stratejilerini yeniden gözden geçirmek durumunda. Küresel ekonomik ortamda yaşanan bu dönüşümün etkileri, işletme faaliyetlerinde ve stratejik planlamada giderek daha fazla hissedilecek. (Hissetmeyenler de çok gecikmeden hissetseler iyi olacak.) Sonuç olarak, işletmelerin esneklik, yenilikçilik ve risk yönetimi gibi alanlara daha fazla önem vermeleri gerekmektedir.

2023’ten 2024’e geçerken dünyayı okumak…

Yılın bu günlerinde basında dünyada bitmekte olan yılın önemli gelişmelerini özetlenir ve gelecek için öngörülerde bulunulur. Yine bu yıl önde gelen yabancı yayın organlarında ve uluslararası sivil toplum örgütlerinin yayınlarında 2024 ve ilerisi için öngörü ve tahminler yer alıyor. Bu analizlerin çoğu gelişmiş batı toplumlarının kendi refahlarını tehdit eden hususları kapsar. Tabii dünyamızın, özellikle ikinci dünya savaşı sonrası gelişen iletişim ve ulaşım teknolojilerini dikkate alırsak ve uzayda küçük bir gemide yaşadığımızı varsayarsak artık dünyadaki her türlü olumsuz gelişmeden uzak kalmamız mümkün değil. Bunun en yeni örneği COVİD 19. Çin’de bir pazaryerinde başladığı iddia edilen bir salgın kısa sürede tüm dünyayı etkiledi. Ülkemizde de hastalıktan 100 binin üzerinde insan öldü.

2024’ün şu ilk günlerinde 2023 senesinde kamuoyunun gündeminde önemli yer tutan ve önümüzdeki dönemde de gündemdeki yerini işgal etmeye devam edecek olan başlıca gelişmelere dikkat çekmek istiyorum:

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından 1200 uzmanın görüşleri alınarak hazırlanan 2023 Küresel Riskler Raporunda önümüzdeki iki yıllık süreç için öngörülen risklere aşağıda yer verdim.  Tabii bu riskleri sürdürülebilirliği tehdit eden riskler olarak da görebiliriz. Bu risklerin tehdit derecesi ülkelerin gelişmişlik durumlarına ve jeopolitik konumlarına göre değişebilir.

  1. Artan yaşam maliyeti
  2. Doğal afetler ve aşırı hava koşulları
  3. Jeoekonomik çatışmalar
  4. İklim krizinin etkilerini azaltamama
  5. Sosyal uyumun aşınması ve toplumsal kutuplaşma
  6. Büyük ölçekli çevresel hasar olayları
  7. İklim değişikliğine uyumun sağlanamaması
  8. Yaygın siber suçlar ve siber güvensizlik
  9. Doğal kaynaklar krizi
  10. Geniş ölçekli zorunlu göç

Bu risklerle ilgili detaylı açıklamayı ve önümüzdeki 10 yıl için öngörülen riskleri aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:

https://www.weforum.org/publications/global-risks-report-2023/digest/

Ekonomi ve Artam Yaşam Maliyetleri

2022 senesinde başlayan savaş büyük bir belirsizlik yarattı. İçeride izlenen ekonomik politikalar sebebiyle 2023 senesi ise bizim için fakirliğin ve eşitsizliğin arttığı bir yıl oldu. Belli bir birikimi olan gruplar uygulanan politikalar neticesinde emek harcamadan çok fazla kazanç elde ettiler ve etmeye devam edecekler. Covid-19 salgını tüm dünyada fakirliği azaltmak amacıyla yapılan çalışmaları sekteye uğrattı. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğine bağlı yaşanan doğal afetler, zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da açılmasına yol açtı. Ayrıca Dünyada üzerinde yaşanan bazı jeopolitik gerilimler sonucu kıymetli elementlere talebin artması ve korumacılık nedenleriyle yaşam maliyeti yüksekliği birkaç sene daha önemli sorunlardan biri olarak gündemde kalacağı birçok uluslararası kuruluşun raporlarında yer alıyor. Ülkemizde ise gıda üretiminin yetersizliği, ithal girdiye olan bağımlılık ve artan iç talep nedeniyle fiyatlar artmaya devam edecektir. (Çatışmalar, doğal afetler gibi nedenlerle Türkiye’ye yaşayan yabancı nüfusun yarattığı ilave talep ve fiyatlara etkisi konusunda analizler yetersizdir.)

Dünya Bankası tarafından 2020’li yılların sonuna kadar dünya ekonomisinde büyümenin 1990’lardan beri görülen en düşük seviyede kalacağı tahmin edilmektedir. Bu durum Türkiye’nin dış ticarette istediği gelişmeyi yakalayamayacağına işaret ediyor. Büyük dünya güçleri arasında artan gerilimlere bağlı olarak artan ekonomik korumacılık Türkiye ve gelişmekte olan diğer ülkelere olumsuzluk olarak yansıyacaktır. Amerika’da ve önemli ticaret partnerimiz AB’de arzulanan ekonomik istikrar yakalanamadı. Ayrıca Rusya-Ukrayna savaşı Türkiye ekonomisini fiyat ve maliyetleri artırıcı yönde etkilemeye devam edecektir.

Artan Jeoekonomik Gerilim ve Ekonomik Çatışmalar

Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışma ikinci yılına girerken, ekonomiler ve toplumlar savaşın yan etkilerinden kolay kolay kurtulamayacaklar. Savaşın uzaması Türkiye için belirsizlikleri daha da artıracaktır. İç ve dış belirsizlikler, 2024 için özellikle Türkiye’nin güvenliği açısından kötü sinyaller veriyor. ABD hem BOP Projesi nedeniyle hem de Çin Kuşak Yol Projesinde üzerinde bulunması nedeniyle Türkiye için büyük tehdit oluşturuyor. Bu belirsizlikler ve risklerin hükümetin kısa ve orta vadeli programlarında ne ölçüde hesaba alındı bilmiyoruz.

Önümüzdeki iki yılda küresel güçler (Çin, ABD, Rusya) arasındaki çatışmaların artacağı ve devletlerin piyasalara müdahalelerinin artmasıyla ekonomi savaşlarının norm haline geleceği öngörülüyor. Ekonomi politikaları, rakip güçlerin yükselişini sınırlamak için giderek saldırgan bir şekilde de kullanılacak. Bunların işaretlerini şimdiden görmeye başladık. Nitekim büyük güçler arası vesayet çatışmaları devam ederken bu ülkelerle iş yapan bazı şirketlerimiz uygulanmaya başlanan ambargolardan etkilenmeye başladılar. (Bu konuda Ray Dalio’nun “Dealing with the changing world order” isimli kitabını tavsiye ederim.)

Ayrıca uzun bir süre sonra en büyük ticaret partnerimiz Avrupa Birliği ülkelerinin silahlanma harcamalarını artırma kararı almaları, SİHA örneğinde olduğu gibi yeni teknolojilerin daha geniş bir aktör yelpazesine yayılması, gelişen teknolojilerde küresel bir silahlanma yarışına yol açabilir. Bu gelişmelerin Türkiye’nin dış ticaretini ne ölçüde etkileyeceği üzerinde bir çalışmaya da rastlamadım.

İklim Değişikliği, Çevre Sorunları ve Enerji

İklim değişikliği ve artan aciliyet karşısında tüm dünyada sürdürülebilirliğe verilen önemin arttığını gördük. PwC tarafından 2023 senesinde yapılan bir ankette yatırımcıların iklim değişikliği risk algıları 2022 senesine göre % 10 oranında artmış görülüyor. Bu konunun üzerinde ülkemizde de resmî kurumlarca yoğun şekilde çalışılıyor. Yenilenebilir enerji alanında 2024 yılında da yatırımlara devam edilecek. Ülkemiz de 2030 hedefleri doğrultusunda karbon ayak izini azaltmayı hedeflerken, güneş, rüzgâr ve hidrojen gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına sürekli yatırım yapılması gerekmektedir.

Ancak bu konu öncelikle bir bilinç ve farkındalık konusu olduğu için, karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik olarak hem kişisel hem de kurumsal tercihlerimizde, sürdürülebilir davranış ve uygulamalara daha fazla yer vermemiz gerekmektedir. Sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinin henüz istenilen seviyede olmadığı ülkemizde çevre bilinci gelişmemiştir. Önümüzdeki dönemde kamu ve özel sektör iş birliğiyle iklim değişikliği konusunda farkındalığın artırılması, yenilenebilir enerjinin önemi, çevre dostu ürünler ve sürdürülebilir iş uygulamaları da dahil olmak üzere endüstriler genelinde sürdürülebilirliğe verilen önemin sürdürülmesi ve farkındalığı geliştirici programlar yapılması gerekmektedir.

Doğal Afetler ve Olumsuz Hava Koşulları

Ülkemiz doğal afetlerin yoğun yaşandığı bir coğrafyada yer alıyor. Yapılan projeksiyonlara göre ülkemizin bulunduğu coğrafya önümüzdeki dönemde iklim değişikliğinden etkilenecek bölgeler arasında geçiyor. 2023 senesinde yaşanan deprem çok büyük hasara yol açtı, çok yüksek toplumsal maliyeti oldu. Ancak bütün bu yaşananlara rağmen insanımız ve siyasetçimiz bu gerçeği yeterince dikkate almıyor. Milli gelirimizin çok önemli bir bölümü deprem riskinin çok yüksek olduğu bir bölgede elde ediliyor. Büyük şehirlerimizin plansız ve ranta yönelik gelişimi yaşanacak doğal afetler karşısında büyük bir zafiyet oluşturuyor. Bir yandan sürdürülebilirlik konuşurken, öte yandan sistem sürdürülebilir olmayan bir yapıyı beslemeye devam ediyor. Önümüzdeki 10 yıllık süreçte üretim merkezlerimizin yavaş yavaş deprem riski yüksek bölgelerden taşınması ve bu bölgelerde nüfus yoğunluğunun azaltılması akılcı bir yaklaşım olacaktır. Bugün kentlerimiz, sürdürülebilirlikten uzak, doğayı ve çevreyi dikkate almadan, geleceğe yönelik çok büyük riskler taşıyarak büyümektedir. Örneğin İstanbul’a yağan yağmur miktarı artık şehrin kontrolsüzce artan nüfusunun ihtiyaçları karşısında yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu plansızlık böyle devam ederse önümüzdeki 10 yılda, suyun dışında kent yaşamının tüm alanlarında artan sıkıntılar ve sınırlamalarla karşılaşacağız.

Düzensiz Göç

Toplumlar arasında yaşanan çatışmalar ve hükümetimiz tarafından izlenen politikalar neticesinde Türkiye düzensiz göçün hedefi oldu. Projeksiyonlara göre zorunlu göç önümüzdeki 10 yıllık süreçte önemini korumaya devam edecek. Daha geçen hafta Avrupa Parlamentosu yeni göçmen anlaşmasını kabul etti. Yasa Avrupa aşırı sağının zaferi olarak nitelendi. 2024 yılında yürürlüğe girecek ve tam anlamda uygulanması iki yıl alacak. Yasaya göre göçmen kabul etmek istemeyen ülkeler, göçmen kabul eden ülkelere para ödeyebilecek veya bu göçmenleri 3. bir ülkede tutabilecek. Bu mekanizma, tehlikeli sayılan, iş birliği yapmayan veya Hindistan, Tunus ve Türkiye gibi ülkelerden gelen herkes için geçerli olacak. Burada önemli olan şu; göç sorununa tepki olarak Avrupa aşırı sağının güçlenmesine, siyasi sahneyi bütünüyle biçimlendirmesine tanık oluyoruz. Avrupa’nın genelinde siyaset yabancı düşmanı bir çehreye bürünüyor. Bu gelişmeler bizi ne ölçüde etkileyecek onu da bilmiyoruz.

Ayrıca göç ve nüfus hareketlerinin yarattığı kültürel değişim, yeni kimlikler ve çeşitlilik etrafındaki tartışmalar dünya çapında toplumları sarsmaya başladı. Bu hareketler politikaları, kurumsal uygulamaları ve toplumsal normları etkilemeye başlayacak ve göçler devam ettiği sürece bu konuda tüm dünyada daha sert korumacı önlemlerle karşılaşacağız.

Kültürü çok farklı toplumlardan gelen insanların uyum sorunu yaşaması, Türkiye’de kaynak yetersizliği nedeniyle bu nüfusa verilecek hizmetlerde aksama yaşanması ve mevcut sorunlara ilave olarak ekonomik baskı ve güvenlik sorunu oluşturmaya devam edecektir. Gelen nüfusun kalitesizliği yüzünden bu nüfusun yerleştiği büyük şehirlerde her türlü yasa dışı oluşum yaşam imkânı bulacaktır. Bu sorunlarla yapılacak mücadele bizlerin karşılaması gereken ilave bir toplumsal maliyet yaratacaktır. Bu maliyet bilinçsizlik yüzünden maalesef yeterince dikkate alınmamaktadır.

Politik Kutuplaşma

Pek çok ülkede, uluslararası ilişkileri etkileyen artan siyasi kutuplaşma yaşanıyor. Popülist politika ve politikacıların yükselişi, yanlış bilgilendirme, algı yönetimi ve ifade özgürlüğü etrafındaki tartışmalar, küresel ittifakların değişen rolü, bu alanın temel dinamiklerini oluşturacak. Aslında burada söylenecek çok şey var; 2024’te Avrupa’da ve Dünya genelinde aşırı sağda yaygın bir yükseliş yaşanabilir; Trump bir sonraki ABD başkanı olabilir. Yanlış bilgilendirme, sivil toplumu, siyasi yapıları ve insanların demokrasiye olan inancını tehdit etmeye devam edecek. Avrupa ve Amerika’nın Putin politikaları, Ukrayna’ya ilaveten Baltık ülkeleri ve dünya için istenmeyen sonuçlar yaratabilir.

Ülkemizde de politik liderlerin aşırı sağa yönelik tavizleri iç barışı bozucu ve çatışmacı bir seyir izliyor. Bu politikalar böyle devam ettiği takdirde önümüzdeki dönem sosyal sınıflar arasında en basit sorunlar karşısında bile uzlaşma şansı kalmayacaktır. Genel ekonomik durumun bozulması da toplumsal kutuplaşmayı olumsuz etkileyecektir. Politik kutuplaşmanın ilk belirtileri bugün resmî kurumların bile kendi aralarında yaşadıkları çatışmalardır.

İş Hayatı, Uzaktan Çalışma ve Teknolojik Gelişmeler

Eğitim ve İş dünyasının dönüşümü, yapay zekanın ve diğer teknolojilerin devam eden gelişimi 2023 senesinin önemli temaları oldu. 2024’te yaşam maliyetlerindeki artışın ve yapay zekâ uygulamalarının eğitim ve iş dünyasındaki üzerindeki etkilerini görmeye devam edeceğiz.  Pandeminin hızlandırdığı uzaktan çalışmanın önemi önümüzdeki dönemde de artarak sürecek. 19.yüzyılda evden ofise taşınan iş yaşamı tekrar eve dönmeye başladı. Önümüzdeki 10 senelik süreçte yeni teknolojilerin uygulanmasıyla ev ve ofis ayrımı ve tasarımı hızla değişecektir. Yaşam boyu öğrenmeye, dijital okuryazarlığa ve değişen iş piyasasına uyum sağlamaya giderek artan bir vurgu var. Sıradan olan şimdiye kadar üretilmiş ansiklopedik bilgiye dayalı her türlü insan becerisinin önemi ve emek karşılığı yapay zekâ uygulamalarının gelişimiyle irtifa kaybetmeye başlayacak. Yapay zekanın neden olacağı tsunami dalgaları hem beyaz hem de mavi yakalıların yaptığı birçok geleneksel işi yok edecek. Bu gelişmeler, yeterli yetişmiş bilişim kadrolarına sahip olmayan, hala emek yoğun çalışan, teknolojik sıçramayı gerçekleştirememiş, bilgi toplumuna uyum sağlayamamış ve eğitim düzeyi düşük geniş bir nüfusa sahip ülkemizi olumsuz etkileyecektir.

Son söz; bu yazımda Dünya Ekonomik Forumunca belirlenen risklere ve ülkemizi önümüzdeki dönemde de etkilemeye devam edecek ana trendlere yer verdim ve bu alanlarla ilgili öngörülerimi paylaştım. Elbette bunların dışında başka gelişmeler de olabilir. Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu sorunlar inanılmaz derecede karmaşık. Tüm karmaşık sosyal sistemlerde olduğu gibi bu dinamikler birbirleriyle etkileşim içindeler. Kaos teorisinin mantığında olduğu gibi her şeyi öngöremeyiz ama dünya karmaşık bir sistem olduğu için Brezilya ormanlarındaki kelebeğin kanat çırpışı başka dinamiklerle etkileşime girebilir, öngörülemeyen sonuçlar yaratabilir.

2024’e adım atarken, liderlerin birçok tehditle karşı karşıya kalacağı açık. Bugün insanlığın karşılaştığı en büyük zorluklardan bazılarına (ekonomik eşitsizlik, sağlık, iklim değişikliği) rağmen, ilerlemeyi sürdürmek için derin ve sürdürülebilir sistem değişikliğine ihtiyacımız olacak. Bunun için de mevcut paradigmaların değişmesi lazım. Seçimli yönetim sistemleri nedeniyle politikacıların kısa vadeli düşünme alışkanlıkları gelecekte bugünkü tehditlerin daha ciddi boyutlara gelmesine yol açabilir. Kanımca şu anda toplum için bilimsel olarak gerekli olanla, politikacı için gerekli olanın eşlemediği bir dönemden geçiyoruz.

​2024’ün, hepimiz için başarılı ve huzurlu geçmesini dilerim.

Teknolojik Değişim ve İstihdam

Son dönemde işgücü piyasasını etkileyen iki büyük güç var: Teknolojik yeniliklerin hızlanması ile gelişen otomasyon ve Covid-19 salgını. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) araştırmasına göre, araştırma, 2025 yılına kadar ortadan kalkacak istihdamdan daha fazlasının yaratılacağını öngörüyor. İnsanların yerini tamamen makinelerin alacağı bir dünya öngören yıkıcı teorilerin aksine, WEF’in bulguları, yeni talepleri inceleme ve bunlara uyum sağlama olanağı olanlar açısından ortaya çıkan fırsatlara işaret ediyor. WEF’in Cenevre’deki Yeni Ekonomi ve Toplum Merkezi’nde araştırmacı olan Vesselina Stefanova Ratcheva, “Sanayi devrimlerin her birinde bu böyle oldu” söylemiyle determinist bir şekilde yaklaşıyor.

WEF’e göre, işlerin geleceği açısından şu beş olgu önem taşıyor:

1. İşgücü otomasyonu görülmemiş hızda artıyor

2. Teknolojik devrim 2025 yılına kadar 97 milyon yeni iş yaratacak

3. 2025’te iş dünyasında en çok ihtiyaç duyulacak üç beceri

4. En rekabetçi şirketler, çalışanlarının becerilerini geliştirecek

5. Uzaktan (evden) çalışma kalıcı olacak

Dünya Ekonomik Forumunun araştırma ve öngörülerine benim yorumum ise şu şekilde; Daha çok iş alanı açılabilmesi için bir toplumda iş bölünmesi ve farklılaşmayı teşvik edecek gelişmelerin olması ve toplumun buna uygun yenilikçi bakış açısına sahip olması gerekir. Bizim gibi geleneksel ve tüketime yönelik teknolojilerin dışında yeniliklerin zor kabullenildiği veya gerekli yatırımları yapabilmek için sermaye birikiminin yetersiz olduğu bir toplumda, yazıda yer alan gelişmelerin gerçekleşmesi durumunda, sermayenin her zaman verimliliği ve karı öncelemesi nedeniyle, yetkinlikleri ve eğitim düzeyleri yetersiz (özellikle mavi yakalı) çalışanların öncelikle işsiz kalacağını ve yeni işlerin gittikçe daha vasıflı çalışanlarca doldurulmasıyla açığa çıkacak işgücünün ancak tarım ve servis sektörlerinde geçici işlerde çalışabileceklerini düşünüyorum çünkü yeni teknolojilerin en büyük etkisi öncelikle düşük vasıflı işlerin yok edilmesi şeklinde kendini gösteriyor ve vasıflı işgücüne ihtiyacı artırıyor. Bu gelişme bana Marks’ın lümpen proletarya kavramını hatırlatıyor. Özetle; yeni iş alanlarına baktığınız zaman bunların ağırlıklı olarak bilgi teknolojileri altında yer aldığını görüyorsunuz ve bizim gibi ciddi kaynak sıkıntısı çeken ülkelerde (diğer sıkıntıları saymazsak) bu alanlarda belirtilen sürede çok hızlı dönüşüm (yeni nesil işler yaratılması) gerçekleştirebileceğini sanmıyorum.

Yazının detaylı kaynağı için: https://bbc.in/3UWWSpm

Senaryo Çalışmaları, Stratejik Planlama ve Sistem Yaklaşımı İlişkisi

Bir krizden çıkıp diğerine giriyoruz. Bundan yaklaşık 10 sene önce gündeme gelen belirsizlik ortamında hayatta kalma yaklaşımının (VUCA) tanımladığı koşullar şiddetlenerek sürüyor. 2 Haziran 2015 tarihinde Dünya Gazetesinde yayınlanan Kriz ve Belirsizlik Ortamında Nasıl Ayakta Kalınır?” başlıklı yazımda belirsizlik ortamında yapılacakları irdelemiştim.  Bu günlerde sisin içinden önümüzü görme becerileri çok önem kazandı. Tabii geleceği ve olacakları %100 tahmin etmek mümkün değil ancak en azında olabilecekleri ve bunların gerçekleşme olasılıklarını kâğıt üzerine dökmek mümkün. Bu yazımda işletmelerimizin bu amaçla kullanabilecekleri tekniklerden kısaca bahsetmek istiyorum. İş hayatıma başladığım 80’lerin başında büyük şirketlerde senede bir defa stratejik planlama çalışması yapılır ve bütçe bunun üzerine kurulurdu. Dünyadaki siyasal çalkalanmanın ve değişimin bu kadar hızlı olmadığı dönemde yaşanan nispeten istikrarlı iktisadi dönemde stratejik planlama teknik olarak işe yarıyordu. Ancak bugün stratejik planlamada belirlenen hedefler sürekli değişiyor, hedefler hedef olmaktan çıktı! 90’larda çalıştığım kurumlarda bütçe önce senede iki kere daha sonra her çeyrekte gözden geçirilmeye başlandı (Bugünün siyasi ve ekonomik koşullarında bütçe uzmanlarının işi çok zor). Durum böyle olunca uzun vade için belirlenen hedefler kısa sürede anlamını yitiriyor. Stratejik planlama tekniği olarak 1970’lerde ilk defa SHELL’in stratejik planlama ekibinin direktörü Pierre Wack tarafından yapılan senaryo çalışmaları, zaman için de stratejik planlama çalışmalarını destekleyen ve belirsizlik ortamında karar alınmasına yardımcı bir yaklaşım olarak diğer şirketler tarafından da örnek alındı. Bugün senaryo planlaması strateji çalışmaları için önerilen tekniklerden biridir. Burada önemli olan bu çalışmalar sırasında önyargılarımızdan yani doğru bildiklerimizden, eski paradigmalardan ve grup koşullandırmasından korunmak gerektiğidir. Geçmişte yaşananların etkisinde kalmak, sadece belirli bir endüstriyle yetinip, olgular ve piyasalar arasındaki çok yönlü ilişkileri görmezden gelmek, aynı trendlerin tekrar edeceğini düşünmek ve aşırı iyimserlik senaryo çalışmalarının etkinliğini düşüren tutumlardan bir kısmıdır. Senaryo planlama çalışmalarıyla iş dünyasına örnek olan SHELL dahi, yöneticilerinin önyargılı yaklaşımları yüzünden 70 ve 80’lerde bazı zararları göğüslemek zorunda kalmıştır.

Bu aşamada faydalı olan ve yararlandığım diğer bir bilgi alanı ise sistem düşüncesi ve ilgili teknikleridir. Bu tekniklerin faydası endüstri ve şirketinizi etkileyen bütün trendleri belirledikten sonra bugün genellikle yapılmayan bu trendler arasındaki bağlantıları ve ilişki dinamiklerini belirlemektir.

Özetlersek, önce muhtemel senaryoları belirleyeceğiz. Sonra stratejik planlama teknikleri kullanarak bu senaryoların her biri için alternatif stratejilerimizi geliştireceğiz. Bunları yaparken sistem düşüncesi teknikleri ile olgu ve piyasalar arasındaki ilişkileri anlamaya çalışacağız. Bunları yaparken de yukarıda bahsettiğim gibi önyargılarımızı ve doğru bildiklerimizi bir kenara bırakıp nesnel olmaya çalışacağız.

Serdar Yurdakul

Şirketiniz Belirsizliği Nasıl Yönetiyor?

Ekranlardaki ekonomi yorumcuları hep belirsizlikten söz ediyorlar. Trump, Kuzey Kore, Çin vs. gibi sorunların yol açacağı depremler. Yaşananlar bir değişim sancısı, birileri mevcut dengelerden memnun değil, yeni denge arayışları var. Değişim süreçlerinde önce mevcut durum planlı veya plansız şekilde bozulur, daha sonra yeni durum oluşuncaya kadar dinamiklerin sizi nereye savuracağını bilemezsiniz. Bu sürecin en önemli özelliği belirsizlik ve kararsızlıktır. İşte şimdi böyle bir dönemden geçiyoruz. Peki, gelecek belirsiz diye elimiz kolumuz bağlı oturmalı mıyız?

Belirsizlik içinde sorulacak ilk soru şudur: Bu konuya önem veriyor musunuz? Dikkatinizi çekiyor mu? Çoğu şirket için tehdit, belirsizliliğin kendisi değil daha sonra yaşanacak gelişmelere şirketinizin ne ölçüde hazırlıklı olduğudur. Önemli olan başımıza gelecekleri öngörmekten ziyade yaşayacaklarımıza nasıl pozisyon alacağımız. Birçok şirket önceliği günlük sorunlara verdiği ve tezgâhların çalışmasına odaklandığı için yolda karşılaştığı uyarı levhalarını gözden kaçırabiliyor. Liderlerin belirsizliğin gelecekteki etkilerini hafifletebilmeleri ve yeni iş fırsatlarından yararlanabilmeleri için örgütleri içinde bu yeteneği geliştirmeleri gerekiyor, böylece yeni büyüme fırsatlarını keşfeder ve bu alanlarda iş geliştirme şanslarını artırabilirler. Sonuçta, günümüzde şirketlerin başarısı, yeni pazar fırsatları bulma ve gelirleri artırma üzerine inşa edilmiştir.

Continue reading