Author Archives: serdar56

Küresel Ekonomik Ortamda Dönüşüm ve İşletmelere Etkileri 

Mevcut Değişim Dinamiklerinin Fırsat ve Risk Yaratan Rolü

On yıllar süresince işletmeler, görece elverişli bir küresel ekonomik ortamın sunduğu avantajlardan yararlanma olanağı buldu. Bu dönemde, firmaların stratejik planlamalarında esas alınan varsayımlar genellikle değişmez ve sorgulanmaz kabul edildi. Şirketler, öngörülebilir ekonomik koşullar sayesinde uzun vadeli hedefler belirleyip uygulayabildiler; bu da iş dünyasında istikrar ve güven ortamının oluşmasını sağladı.

Ancak günümüzde, bu varsayımlar derinlemesine sorgulanıyor. Jeo-ekonomik parçalanma, yani ülkeler arası ekonomik ilişkilerin karmaşıklaşması ve bölgesel blokların oluşması; hızla gelişen ve değişen teknolojiler, hükümetlerin ekonomilere müdahaleleri, küresel ölçekte artan borç yükü; demografik yapıda görülen köklü değişimler ve yeşil dönüşüm gibi çevresel kaygılar, küresel ekonomiyle birlikte iş ortamını da kökten değiştiriyor. Bu değişimlerin her biri, şirketlerin alışılmış iş yapış şekillerini ve stratejik yaklaşımlarını yeniden değerlendirmelerini zorunlu kılıyor.

Yukarıda belirtilen güçlerin bir araya gelmesi, işletmeler için hem yeni fırsatların doğmasına hem de çok çeşitli risklerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Şirketler, bu dinamik ortamda rekabet avantajı elde edebilmek için değişen koşullara hızla uyum sağlamak ve mevcut stratejilerini yeniden gözden geçirmek durumunda. Küresel ekonomik ortamda yaşanan bu dönüşümün etkileri, işletme faaliyetlerinde ve stratejik planlamada giderek daha fazla hissedilecek. (Hissetmeyenler de çok gecikmeden hissetseler iyi olacak.) Sonuç olarak, işletmelerin esneklik, yenilikçilik ve risk yönetimi gibi alanlara daha fazla önem vermeleri gerekmektedir.

Döviz Riskleri ve Aile Şirketleri için Sürdürülebilirlik

Verdiğim derslerden biri de Aile Şirketlerinde Sürdürülebilirlik. Malum sürdürülebilirlik kelimesi son dönemde çok moda. Kelime o kadar etkili oldu ki kadın kuaförleri bile kullanmaya başladı! Benim için sürdürülebilirlik bir risk konusu. İşletmeleri etkileyen çeşitli riskler var. Şirket sahipleri bu riskleri öngöremez ve yönetemezler ise şirketlerinin geleceği tehlike altına girer, yaşamlarını sürdüremez. Son yıllarda şirketleri etkilemeye başlayan önemli bir risk başlığı daha önem kazandı; çevre kaynaklı riskler. İklim değişikliği ve çevre kirliliğinin yol açtığı sorunların oluşturduğu riskler. Sürdürülebilirlik kelimesi ağırlıklı olarak bu risklerin gittikçe tehlikeli boyutlara ulaşmasıyla birlikte gelişmiş sanayi ülkelerinde literatüre girdi.

Ancak ben sürdürülebilirlik kelimesini moda olduğu gibi çevresel risklerden bağımsız kullanmayı tercih ediyorum; herhangi bir risk şirketin varlığını, yaşamını tehdit ediyorsa orada sürdürülebilirlik sorunu vardır.

Şimdi son olarak basında yer alan haberlerden özel sektörümüzün döviz risklerinin sürekli arttığını görüyoruz. Dışarıdan borçlanmak daha kolay diye bazı şirketlerimiz döviz üzerinden borçlanmayı tercih ediyorlarmış. Detayları aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

https://www.dunya.com/kose-yazisi/her-ay-32-milyar-dolar-dis-borc-arttiran-ozel-sektor-uretici-varsa/803472

Bu gelişmeyi şöyle bir metaforla izah edeyim; Üç ayaklı bir taburenin üzerine çıktınız. Boynunuza tavana bağlı bir ilmik geçirdiniz ve aniden odaya bir köpek ve kedi girdi!

2000 krizi sonrasında sigortacılık sektörünün büyük bir kısmı yine bankacılık sektöründen önemli bir pay yabancıların eline geçti. Öyle görünüyor ki, kriz çıkaracak ufak bir kıvılcım bundan sonra ülkenin geri kalan değerli şirketlerinin de yabancıların eline geçmesine yol açacak.

Elbette şirketler borçlanabilir. Bu borçla yatırım yapıp, ürettikleriyle borçlarını geri öderler. Ama bizde borçluluk yapısal bir sorun haline geldi ve sürekli artıyor. Eski bir bankacı, bir ekonomist ve bir hoca olarak bu durumu vahim bir sürdürülebilirlik riski olarak görüyorum.

Sürdürülebilir Etki Kültürü

HBR Türkiye tarafından 21-22 Mayıs tarihlerinde düzenlenen “Türkiye Sürdürülebilirlik Zirvesi 2024” etkinliğinin konuşmacılarını izledim. Ortaya çıkan ana temalardan biri insan kaynağı yani insandı. Sürdürülebilirlik kelimesi gündemimize gelişmiş batı ülkelerinin karşılaştıkları çevre kaynaklı riskleri kendi ekonomik sistemlerinin ve refahlarının geleceğine bir tehdit olarak görmeleriyle girdi. Tabii bu tehdidin algılanma ölçüsü kişiden kişiye toplumdan topluma değişir. Bu algı seviyesini bireylerin zihin haritaları belirliyor. Ancak hâkim paradigmaları değiştirmek çok zor. Bu yüzden bazı kesimler sürdürülebilirlikle ilgili çalışmaları ciddiye almıyorlar veya suskun kalıyorlar. Benzer şekilde 18.yüzyılda Aydınlanma ve takip eden modernizm süreci de insanların dünyaya bakışlarını derin bir şekilde sarsmıştı. Yaklaşık 200 yıl süren bir süreç yaşandı. Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında yeni bir yaşam paradigmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Sürdürülebilir bakış açısı zihinde başlayan bir değişim gerektiriyor. Bu değişimi toplumda ve kurumlarda başlatacak ön ayak olacak yeni sürdürülebilirlik liderlerine, değişim ajanlarına ihtiyaç var. Bugün bir şirketin hızla değişen dünyamızda başarılı olabilmesi için yalnızca güçlü bir sürdürülebilirlik stratejisine değil, aynı zamanda güçlü bir kültüre de ihtiyacı var. “GlobeScan’s 2023 Sustainable Leaders Report” göre zirvede yer alan 10 şirkette değişimi başlatan ve harekete geçiren çalışanların toplam çalışan sayısına oranı ortalama yüzde 10 civarındaymış. Bu oran sektör ortalamasının üç katıymış. Bu oranda sürdürülebilirlik ajanına sahip şirketlerin kültürü,” Etki Kültürü” olarak adlandırılmış. Etki kültürü: “Bir kuruluşta- tüm seviyelerde ve pozisyonlarda- işin her alanında olumlu sosyal ve çevresel etkiye katkıda bulunacak bilgi, beceri ve yollara sahip çalışan yoğunluğu.”  olarak tanımlanıyor.

Bir etki kültürünü teşvik etmek, çalışanların toplumsal sorunlar hakkında farkındalığa sahip olmalarını, şirketlerinin sürdürülebilirlik hedeflerini sahiplenmelerini ve yeni düşünme ve çalışma biçimlerine yaratıcı çözümlere katkıda bulunmak için güvenli alanlara ve özerkliğe sahip olmalarını sağlar.

Etki kültürü için ne yapmak lazım? Burada şirket liderleri ve insan kaynakları yönetimleri devreye giriyor. Tek söyleyeceğim; bu kültürün işe alımdan, performans yönetimine kadar tüm süreçlere dahil edilmesi gerekiyor.

Bu yazımı ekonomist E.F.Schumacher’in, 1973 tarihli “Small is Beautiful” başlıklı kitabından aşağıya aktardığım bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

“Bugün sanayi üretimimize yardımcı olan sermayenin bir kısmını üretmek için gerçekten çok emek verdik- bilimsel, teknolojik ve diğer alanlarda büyük bilgi fonu oluşturduk; ayrıntılı bir fiziksel altyapı, sayısız türde sofistike sermaye ekipmanı, vb.- ancak tüm bunlar kullandığımız toplam sermayenin sadece küçük bir kısmı. Doğanın sağladığı ve insanın sağlamadığı sermaye çok daha büyüktür- ve biz bunun böyle olduğunun bile farkında değiliz. Bu daha büyük kısım artık endişe verici bir oranda tüketiliyor ve bu yüzden üretim sorununun çözüldüğüne inanmak ve bu inanç doğrultusunda hareket etmek saçma ve intihara meyilli bir hatadır. Bu ‘doğal sermayeye’ daha yakından bakalım. Her şeyden önce ve en belirgin olanı, fosil yakıtlar. Hiç kimse, doğal kaynakların maliyetli sermaye kalemleri olmalarına rağmen, bunları düşük maliyetli gelir kalemleri olarak ele aldığımızı inkâr etmeyecektir. Eğer bunları sermaye kalemleri olarak ele alırsak, korumayla ilgilenmemiz gerekir: mevcut kullanım oranlarını en aza indirmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız; örneğin, bu varlıkların- bu yeri doldurulamaz varlıkların- gerçekleşmesinden elde edilen paranın bir bölümü bizi fosil yakıtlara bağımlılıktan kurtaracak alternatif yaşam biçimi ve üretim metotlarının araştırılmasına ayrılmalıdır.”

Schumacher kitabında, kapitalizmin kültürü kötüleştirme pahasına daha yüksek yaşam standartları getirdiğini savunuyor. Doğal kaynakların korunması gerektiğine olan inancı, onu ekonomik büyüklüğün (özellikle büyük endüstriler ve büyük şehirler) bu kaynakların hızla tükenmesine yol açacağı ve bir varoluş sorunu yaşanacağı düşüncesine götürüyor. Bugün ülkemizde ve Dünya’da şahit olduklarımız 1977’de aramızdan ayrılan Schumacher’in ne kadar haklı olduğunu göstermiyor mu?

Sistem liderlerine neden bugün geçmişte olduğundan daha fazla ihtiyacımız var?

Bugün Dünya’nın ve Türkiye’nin önemli karmaşık sorunları var; bir dizi sistemik zorlukla karşı karşıyayız. İklim değişikliği, ekosistemlerin tahribatı, artan su kıtlığı, genç işsizliği, yoksulluk ve eşitsizlik, doğal afetler, büyük kentlerin yönetim sorunları, gıda fiyatlarının yükselişi, enflasyon vs. gibi sorunların çözümü; liderler, farklı kuruluşlar, sektörler ve hatta ülkeler arasında bir iş birliğini gerektiriyor. Bu sorunların çözümünde mevcut liderler yeterince etkili olamıyorlar. Neden?
Şimdi şöyle bir geriye gidip liderliğin evrimine kısaca göz atalım. Günümüzdeki şekliyle ilk şirketler on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkmaya başladığında, o dönem hâkim olan mekanik dünya görüşü nedeniyle şirketler ve çalışanlar birer makine gibi görülüyordu. Daha sonra Frederic Taylor’un da katkıda bulunduğu bu görüşe göre doğru bir mühendislik ve iş eğitimiyle insanlardan istenen verim alınabileceği savunuluyordu. Bu nedenle başlarda iş dünyasında iyi yöneticilere, otoriter liderlere ihtiyaç vardı. Daha sonra 20.yüzyılın yarısına gelindiğinde özellikle ikinci dünya savaşının tecrübelerine dayanılarak bilim insanlarının yaptığı çalışmalarda insanın öneminin arttığını ve davranışsal liderlerin ön plana çıktığını görüyoruz. 1960’lardan sonra uzun süre liderlerde durumsallık arandı. Ancak gelişmiş toplumların endüstri aşamasında bilgi toplumu aşamasına geçmeleriyle, sosyal sistemlerin (organizasyonlar, toplumlar) yönetimi karmaşıklaştı ve artık daha farklı bir liderlik türüne ihtiyaç duyuldu. Günümüzde birçok ülke ve sektör hala endüstri toplumundan bilgi toplumuna geçemediğinden, kurumları ve ülkeleri geleneksel liderler yönetmeye devam ediyor. İnsanlığın ve ülkemizin bugün karşı karşıya olduğu sorunlara mekanik silo bakış açısıyla yaklaşan, dünyayı sadece karşıt ikiliklerden ibaret gören, beceriksizliğini diğer paydaşları suçlayarak kapatmaya çalışan bencil liderlerle çözemediğimizi yaşayarak gördük, görüyoruz.

Bugün dünya 100 sene öncesine göre çok daha karmaşık bir yapıda. Karşılaştığımız sorunlarda gittikçe karmaşıklaşıyor. İnsanoğlu, en azından sosyal bilimciler, mekanik sistemlerle sosyal sistemlere ayrı yaklaşılması gerektiğini öğrendi. Problemlerin çözümü artık daha fazla ve farklı alandan bilim insanının birlikte çalışmasını gerektiriyor.  Bütün iyi niyetlere rağmen bocalama devam ediyor. Bunu İklim Konferanslarının sonuçlarında ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine (SDG) ulaşılmasındaki gecikmede görüyoruz. Bunun da başlıca nedeni sorunlara bütünsel olarak yaklaşacak kolektif bakış açısına sahip liderlerin eksikliği. Mevcut liderlerin çoğunda, doğa ve sosyal sistemlerde yaşanan sorunları (siyasal, ekonomik, sosyal) mekanik sistemlere ait basit sebep-sonuç ilişkisiyle değerlendirme alışkanlığı devam ediyor. Oysa enerji, sağlık, tarım, konut, sağlıklı kentleşme gibi karmaşık sistemlerin dönüşümü, çok farklı bakış açılarına sahip insanların koordineli çalışmasını gerektiren devasa bir görevdir. Sistem değişikliği girişimleri genellikle ortak bir hedefe ulaşmak için kapasitelerini birleştiren yüzlerce kuruluşun (hükümetler, şirketler, sivil toplum kuruluşları, işçi sendikaları, üniversiteler ve diğerleri) katılımını gerektirir. Karmaşık sistemleri oluşturan unsurları, paydaşların davranışlarını analiz edebilen, değişkenler arasındaki ilişki bağlantılarını görebilen, mevcut lider tanımlarının dışında dünyayı sistemik bakış açısıyla görebilen yeni tip liderlere ihtiyaç var. Bu yeni liderleri “sistem liderleri” olarak isimlendiriyoruz.

Bu yüzden enflasyon, faiz, kira sorunu, gıda fiyatları, kredi kartları, kentsel yenileme vs. gibi karmaşık sosyal yapılara ait sorunları tek bir değişken faktöre bağlayarak, indirgemeci yaklaşımla çözüm bulmaya çalışan liderlerin aldıkları kararların sonuç vermediğini, hatta gecikmeyle sistemde istenmeyen sorunlara yol açtıklarını yaşayarak gördük. Karmaşık sistemlere ait sorunları, bir sistem düşünürü gibi görme alışkanlığı olmayan, dünyaya bakınca silolar gören , geleneksel lineer ve indirgemeci düşünce yapısına sahip liderlerle çözemeyiz.

Yazan: Serdar Yurdakul

Not: Bu konuda tavsiye edeceğim en iyi kaynaklardan biri: https://www.amazon.com/Systems-View-Life-Unifying-Vision/dp/1316616436

2023’ten 2024’e geçerken dünyayı okumak…

Yılın bu günlerinde basında dünyada bitmekte olan yılın önemli gelişmelerini özetlenir ve gelecek için öngörülerde bulunulur. Yine bu yıl önde gelen yabancı yayın organlarında ve uluslararası sivil toplum örgütlerinin yayınlarında 2024 ve ilerisi için öngörü ve tahminler yer alıyor. Bu analizlerin çoğu gelişmiş batı toplumlarının kendi refahlarını tehdit eden hususları kapsar. Tabii dünyamızın, özellikle ikinci dünya savaşı sonrası gelişen iletişim ve ulaşım teknolojilerini dikkate alırsak ve uzayda küçük bir gemide yaşadığımızı varsayarsak artık dünyadaki her türlü olumsuz gelişmeden uzak kalmamız mümkün değil. Bunun en yeni örneği COVİD 19. Çin’de bir pazaryerinde başladığı iddia edilen bir salgın kısa sürede tüm dünyayı etkiledi. Ülkemizde de hastalıktan 100 binin üzerinde insan öldü.

2024’ün şu ilk günlerinde 2023 senesinde kamuoyunun gündeminde önemli yer tutan ve önümüzdeki dönemde de gündemdeki yerini işgal etmeye devam edecek olan başlıca gelişmelere dikkat çekmek istiyorum:

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından 1200 uzmanın görüşleri alınarak hazırlanan 2023 Küresel Riskler Raporunda önümüzdeki iki yıllık süreç için öngörülen risklere aşağıda yer verdim.  Tabii bu riskleri sürdürülebilirliği tehdit eden riskler olarak da görebiliriz. Bu risklerin tehdit derecesi ülkelerin gelişmişlik durumlarına ve jeopolitik konumlarına göre değişebilir.

  1. Artan yaşam maliyeti
  2. Doğal afetler ve aşırı hava koşulları
  3. Jeoekonomik çatışmalar
  4. İklim krizinin etkilerini azaltamama
  5. Sosyal uyumun aşınması ve toplumsal kutuplaşma
  6. Büyük ölçekli çevresel hasar olayları
  7. İklim değişikliğine uyumun sağlanamaması
  8. Yaygın siber suçlar ve siber güvensizlik
  9. Doğal kaynaklar krizi
  10. Geniş ölçekli zorunlu göç

Bu risklerle ilgili detaylı açıklamayı ve önümüzdeki 10 yıl için öngörülen riskleri aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:

https://www.weforum.org/publications/global-risks-report-2023/digest/

Ekonomi ve Artam Yaşam Maliyetleri

2022 senesinde başlayan savaş büyük bir belirsizlik yarattı. İçeride izlenen ekonomik politikalar sebebiyle 2023 senesi ise bizim için fakirliğin ve eşitsizliğin arttığı bir yıl oldu. Belli bir birikimi olan gruplar uygulanan politikalar neticesinde emek harcamadan çok fazla kazanç elde ettiler ve etmeye devam edecekler. Covid-19 salgını tüm dünyada fakirliği azaltmak amacıyla yapılan çalışmaları sekteye uğrattı. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğine bağlı yaşanan doğal afetler, zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da açılmasına yol açtı. Ayrıca Dünyada üzerinde yaşanan bazı jeopolitik gerilimler sonucu kıymetli elementlere talebin artması ve korumacılık nedenleriyle yaşam maliyeti yüksekliği birkaç sene daha önemli sorunlardan biri olarak gündemde kalacağı birçok uluslararası kuruluşun raporlarında yer alıyor. Ülkemizde ise gıda üretiminin yetersizliği, ithal girdiye olan bağımlılık ve artan iç talep nedeniyle fiyatlar artmaya devam edecektir. (Çatışmalar, doğal afetler gibi nedenlerle Türkiye’ye yaşayan yabancı nüfusun yarattığı ilave talep ve fiyatlara etkisi konusunda analizler yetersizdir.)

Dünya Bankası tarafından 2020’li yılların sonuna kadar dünya ekonomisinde büyümenin 1990’lardan beri görülen en düşük seviyede kalacağı tahmin edilmektedir. Bu durum Türkiye’nin dış ticarette istediği gelişmeyi yakalayamayacağına işaret ediyor. Büyük dünya güçleri arasında artan gerilimlere bağlı olarak artan ekonomik korumacılık Türkiye ve gelişmekte olan diğer ülkelere olumsuzluk olarak yansıyacaktır. Amerika’da ve önemli ticaret partnerimiz AB’de arzulanan ekonomik istikrar yakalanamadı. Ayrıca Rusya-Ukrayna savaşı Türkiye ekonomisini fiyat ve maliyetleri artırıcı yönde etkilemeye devam edecektir.

Artan Jeoekonomik Gerilim ve Ekonomik Çatışmalar

Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışma ikinci yılına girerken, ekonomiler ve toplumlar savaşın yan etkilerinden kolay kolay kurtulamayacaklar. Savaşın uzaması Türkiye için belirsizlikleri daha da artıracaktır. İç ve dış belirsizlikler, 2024 için özellikle Türkiye’nin güvenliği açısından kötü sinyaller veriyor. ABD hem BOP Projesi nedeniyle hem de Çin Kuşak Yol Projesinde üzerinde bulunması nedeniyle Türkiye için büyük tehdit oluşturuyor. Bu belirsizlikler ve risklerin hükümetin kısa ve orta vadeli programlarında ne ölçüde hesaba alındı bilmiyoruz.

Önümüzdeki iki yılda küresel güçler (Çin, ABD, Rusya) arasındaki çatışmaların artacağı ve devletlerin piyasalara müdahalelerinin artmasıyla ekonomi savaşlarının norm haline geleceği öngörülüyor. Ekonomi politikaları, rakip güçlerin yükselişini sınırlamak için giderek saldırgan bir şekilde de kullanılacak. Bunların işaretlerini şimdiden görmeye başladık. Nitekim büyük güçler arası vesayet çatışmaları devam ederken bu ülkelerle iş yapan bazı şirketlerimiz uygulanmaya başlanan ambargolardan etkilenmeye başladılar. (Bu konuda Ray Dalio’nun “Dealing with the changing world order” isimli kitabını tavsiye ederim.)

Ayrıca uzun bir süre sonra en büyük ticaret partnerimiz Avrupa Birliği ülkelerinin silahlanma harcamalarını artırma kararı almaları, SİHA örneğinde olduğu gibi yeni teknolojilerin daha geniş bir aktör yelpazesine yayılması, gelişen teknolojilerde küresel bir silahlanma yarışına yol açabilir. Bu gelişmelerin Türkiye’nin dış ticaretini ne ölçüde etkileyeceği üzerinde bir çalışmaya da rastlamadım.

İklim Değişikliği, Çevre Sorunları ve Enerji

İklim değişikliği ve artan aciliyet karşısında tüm dünyada sürdürülebilirliğe verilen önemin arttığını gördük. PwC tarafından 2023 senesinde yapılan bir ankette yatırımcıların iklim değişikliği risk algıları 2022 senesine göre % 10 oranında artmış görülüyor. Bu konunun üzerinde ülkemizde de resmî kurumlarca yoğun şekilde çalışılıyor. Yenilenebilir enerji alanında 2024 yılında da yatırımlara devam edilecek. Ülkemiz de 2030 hedefleri doğrultusunda karbon ayak izini azaltmayı hedeflerken, güneş, rüzgâr ve hidrojen gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına sürekli yatırım yapılması gerekmektedir.

Ancak bu konu öncelikle bir bilinç ve farkındalık konusu olduğu için, karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik olarak hem kişisel hem de kurumsal tercihlerimizde, sürdürülebilir davranış ve uygulamalara daha fazla yer vermemiz gerekmektedir. Sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinin henüz istenilen seviyede olmadığı ülkemizde çevre bilinci gelişmemiştir. Önümüzdeki dönemde kamu ve özel sektör iş birliğiyle iklim değişikliği konusunda farkındalığın artırılması, yenilenebilir enerjinin önemi, çevre dostu ürünler ve sürdürülebilir iş uygulamaları da dahil olmak üzere endüstriler genelinde sürdürülebilirliğe verilen önemin sürdürülmesi ve farkındalığı geliştirici programlar yapılması gerekmektedir.

Doğal Afetler ve Olumsuz Hava Koşulları

Ülkemiz doğal afetlerin yoğun yaşandığı bir coğrafyada yer alıyor. Yapılan projeksiyonlara göre ülkemizin bulunduğu coğrafya önümüzdeki dönemde iklim değişikliğinden etkilenecek bölgeler arasında geçiyor. 2023 senesinde yaşanan deprem çok büyük hasara yol açtı, çok yüksek toplumsal maliyeti oldu. Ancak bütün bu yaşananlara rağmen insanımız ve siyasetçimiz bu gerçeği yeterince dikkate almıyor. Milli gelirimizin çok önemli bir bölümü deprem riskinin çok yüksek olduğu bir bölgede elde ediliyor. Büyük şehirlerimizin plansız ve ranta yönelik gelişimi yaşanacak doğal afetler karşısında büyük bir zafiyet oluşturuyor. Bir yandan sürdürülebilirlik konuşurken, öte yandan sistem sürdürülebilir olmayan bir yapıyı beslemeye devam ediyor. Önümüzdeki 10 yıllık süreçte üretim merkezlerimizin yavaş yavaş deprem riski yüksek bölgelerden taşınması ve bu bölgelerde nüfus yoğunluğunun azaltılması akılcı bir yaklaşım olacaktır. Bugün kentlerimiz, sürdürülebilirlikten uzak, doğayı ve çevreyi dikkate almadan, geleceğe yönelik çok büyük riskler taşıyarak büyümektedir. Örneğin İstanbul’a yağan yağmur miktarı artık şehrin kontrolsüzce artan nüfusunun ihtiyaçları karşısında yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu plansızlık böyle devam ederse önümüzdeki 10 yılda, suyun dışında kent yaşamının tüm alanlarında artan sıkıntılar ve sınırlamalarla karşılaşacağız.

Düzensiz Göç

Toplumlar arasında yaşanan çatışmalar ve hükümetimiz tarafından izlenen politikalar neticesinde Türkiye düzensiz göçün hedefi oldu. Projeksiyonlara göre zorunlu göç önümüzdeki 10 yıllık süreçte önemini korumaya devam edecek. Daha geçen hafta Avrupa Parlamentosu yeni göçmen anlaşmasını kabul etti. Yasa Avrupa aşırı sağının zaferi olarak nitelendi. 2024 yılında yürürlüğe girecek ve tam anlamda uygulanması iki yıl alacak. Yasaya göre göçmen kabul etmek istemeyen ülkeler, göçmen kabul eden ülkelere para ödeyebilecek veya bu göçmenleri 3. bir ülkede tutabilecek. Bu mekanizma, tehlikeli sayılan, iş birliği yapmayan veya Hindistan, Tunus ve Türkiye gibi ülkelerden gelen herkes için geçerli olacak. Burada önemli olan şu; göç sorununa tepki olarak Avrupa aşırı sağının güçlenmesine, siyasi sahneyi bütünüyle biçimlendirmesine tanık oluyoruz. Avrupa’nın genelinde siyaset yabancı düşmanı bir çehreye bürünüyor. Bu gelişmeler bizi ne ölçüde etkileyecek onu da bilmiyoruz.

Ayrıca göç ve nüfus hareketlerinin yarattığı kültürel değişim, yeni kimlikler ve çeşitlilik etrafındaki tartışmalar dünya çapında toplumları sarsmaya başladı. Bu hareketler politikaları, kurumsal uygulamaları ve toplumsal normları etkilemeye başlayacak ve göçler devam ettiği sürece bu konuda tüm dünyada daha sert korumacı önlemlerle karşılaşacağız.

Kültürü çok farklı toplumlardan gelen insanların uyum sorunu yaşaması, Türkiye’de kaynak yetersizliği nedeniyle bu nüfusa verilecek hizmetlerde aksama yaşanması ve mevcut sorunlara ilave olarak ekonomik baskı ve güvenlik sorunu oluşturmaya devam edecektir. Gelen nüfusun kalitesizliği yüzünden bu nüfusun yerleştiği büyük şehirlerde her türlü yasa dışı oluşum yaşam imkânı bulacaktır. Bu sorunlarla yapılacak mücadele bizlerin karşılaması gereken ilave bir toplumsal maliyet yaratacaktır. Bu maliyet bilinçsizlik yüzünden maalesef yeterince dikkate alınmamaktadır.

Politik Kutuplaşma

Pek çok ülkede, uluslararası ilişkileri etkileyen artan siyasi kutuplaşma yaşanıyor. Popülist politika ve politikacıların yükselişi, yanlış bilgilendirme, algı yönetimi ve ifade özgürlüğü etrafındaki tartışmalar, küresel ittifakların değişen rolü, bu alanın temel dinamiklerini oluşturacak. Aslında burada söylenecek çok şey var; 2024’te Avrupa’da ve Dünya genelinde aşırı sağda yaygın bir yükseliş yaşanabilir; Trump bir sonraki ABD başkanı olabilir. Yanlış bilgilendirme, sivil toplumu, siyasi yapıları ve insanların demokrasiye olan inancını tehdit etmeye devam edecek. Avrupa ve Amerika’nın Putin politikaları, Ukrayna’ya ilaveten Baltık ülkeleri ve dünya için istenmeyen sonuçlar yaratabilir.

Ülkemizde de politik liderlerin aşırı sağa yönelik tavizleri iç barışı bozucu ve çatışmacı bir seyir izliyor. Bu politikalar böyle devam ettiği takdirde önümüzdeki dönem sosyal sınıflar arasında en basit sorunlar karşısında bile uzlaşma şansı kalmayacaktır. Genel ekonomik durumun bozulması da toplumsal kutuplaşmayı olumsuz etkileyecektir. Politik kutuplaşmanın ilk belirtileri bugün resmî kurumların bile kendi aralarında yaşadıkları çatışmalardır.

İş Hayatı, Uzaktan Çalışma ve Teknolojik Gelişmeler

Eğitim ve İş dünyasının dönüşümü, yapay zekanın ve diğer teknolojilerin devam eden gelişimi 2023 senesinin önemli temaları oldu. 2024’te yaşam maliyetlerindeki artışın ve yapay zekâ uygulamalarının eğitim ve iş dünyasındaki üzerindeki etkilerini görmeye devam edeceğiz.  Pandeminin hızlandırdığı uzaktan çalışmanın önemi önümüzdeki dönemde de artarak sürecek. 19.yüzyılda evden ofise taşınan iş yaşamı tekrar eve dönmeye başladı. Önümüzdeki 10 senelik süreçte yeni teknolojilerin uygulanmasıyla ev ve ofis ayrımı ve tasarımı hızla değişecektir. Yaşam boyu öğrenmeye, dijital okuryazarlığa ve değişen iş piyasasına uyum sağlamaya giderek artan bir vurgu var. Sıradan olan şimdiye kadar üretilmiş ansiklopedik bilgiye dayalı her türlü insan becerisinin önemi ve emek karşılığı yapay zekâ uygulamalarının gelişimiyle irtifa kaybetmeye başlayacak. Yapay zekanın neden olacağı tsunami dalgaları hem beyaz hem de mavi yakalıların yaptığı birçok geleneksel işi yok edecek. Bu gelişmeler, yeterli yetişmiş bilişim kadrolarına sahip olmayan, hala emek yoğun çalışan, teknolojik sıçramayı gerçekleştirememiş, bilgi toplumuna uyum sağlayamamış ve eğitim düzeyi düşük geniş bir nüfusa sahip ülkemizi olumsuz etkileyecektir.

Son söz; bu yazımda Dünya Ekonomik Forumunca belirlenen risklere ve ülkemizi önümüzdeki dönemde de etkilemeye devam edecek ana trendlere yer verdim ve bu alanlarla ilgili öngörülerimi paylaştım. Elbette bunların dışında başka gelişmeler de olabilir. Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu sorunlar inanılmaz derecede karmaşık. Tüm karmaşık sosyal sistemlerde olduğu gibi bu dinamikler birbirleriyle etkileşim içindeler. Kaos teorisinin mantığında olduğu gibi her şeyi öngöremeyiz ama dünya karmaşık bir sistem olduğu için Brezilya ormanlarındaki kelebeğin kanat çırpışı başka dinamiklerle etkileşime girebilir, öngörülemeyen sonuçlar yaratabilir.

2024’e adım atarken, liderlerin birçok tehditle karşı karşıya kalacağı açık. Bugün insanlığın karşılaştığı en büyük zorluklardan bazılarına (ekonomik eşitsizlik, sağlık, iklim değişikliği) rağmen, ilerlemeyi sürdürmek için derin ve sürdürülebilir sistem değişikliğine ihtiyacımız olacak. Bunun için de mevcut paradigmaların değişmesi lazım. Seçimli yönetim sistemleri nedeniyle politikacıların kısa vadeli düşünme alışkanlıkları gelecekte bugünkü tehditlerin daha ciddi boyutlara gelmesine yol açabilir. Kanımca şu anda toplum için bilimsel olarak gerekli olanla, politikacı için gerekli olanın eşlemediği bir dönemden geçiyoruz.

​2024’ün, hepimiz için başarılı ve huzurlu geçmesini dilerim.

Sürdürülebilirlik ve Kültürün Önemi

Son yıllarda sürdürülebilirlik, şirketler için moda bir kelimeden ziyade iş yapmanın ayrılmaz bir parçası haline geldi. İklim değişikliği, hava kirliliği, azalan doğal kaynaklar ve artan toplumsal baskılar dünya çapında endişe yaratıyor. Şirketlerin çevre kaynaklı riskleri artıyor.

Sürdürülebilirliğe odaklanmak yalnızca SDG (Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri) hedeflerine katkıda bulunmak için bir fırsat değil, aynı zamanda sürdürülebilir rekabet avantajı ve paydaş yönetiminin de önemli bir kaynağı olduğunun farkına varılmaya başlandı. Aynı şekilde yatırımcılar da çevresel, sosyal ve yönetişim konularını gündemlerinin en üstüne koyuyor ve şirketlerden sürdürülebilirlik sorunlarının çözümüne katkıda bulunmalarını bekliyorlar.

Ancak şirketin sürdürülebilirlik değerlerini uygulamalara dönüştürmek her zaman kolay değil, şirketin kültürü sürdürülebilirlik hedeflerinde başarılı olma yeteneği üzerinde önemli bir etkiye sahip olabiliyor. Sürdürülebilirliği ‘iş yapma şeklimiz’ olarak tanımlayan çok sayıda kurumsal sürdürülebilirlik raporuna rağmen, şirket liderleri sürdürülebilirliği günlük kararlarına ve süreçlerine nasıl dahil edecekleri konusunda net bir anlayışa sahip değil. Bu nedenle birçok kuruluş bir sürdürülebilirlik kültürü oluşturmaya ve çalışanlarını sürdürülebilir büyüme süreçlerine dahil etmeye çalışıyor.

Sürdürülebilirlik Kültürünün Önemi

Sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin ve şirketlerin sürdürülebilirlik uygulamalarının önemini vurgulayan çok sayıda yazılı kaynak var. Ayrıca gerek uluslararası kuruluşlar gerekse de akademisyenler tarafından bu konuda konferanslar da düzenleniyor. Birçok şirket, hava kirliliğini önlemek, kaynak kullanımını azaltmak ve sürdürülebilir bir yaşam şekli geliştirmek için, politikalar, ürünler ve/veya süreçler uygulamaya koyuyorlar.  Ancak birçok bilim insanı, bu değişikliklerin yetersiz olduğunu, çünkü bunların yalnızca yüzeysel olduğunu ve sürdürülebilir organizasyonların ve endüstrilerin oluşumuna yardımcı olmadığını savunuyor. Bu bilim insanlarının öngörülerine göre sürdürülebilirlik amaçlı şirketler önemli kültürel değişim ve dönüşümlerden geçmek zorunda kalacaklar. Ana fikir, kuruluşların kurumsal sürdürülebilirliğe doğru ilerlerken sürdürülebilirlik odaklı bir organizasyon kültürü geliştirmeleri gerektiğidir. Sürdürülebilirlik kültürü oluşturmak ise, sürdürülebilirliği günlük kararlara, genel şirket amacına ve stratejilerine entegre etmek ve sürdürülebilirliği günlük faaliyetlerin bir parçası haline getirmek anlamına gelir. Dahası, sürdürülebilir bir kuruluş sürdürülebilirliğe yönelik girişimleri, eylemleri ve taahhütleri ödüllendiren bir kültürü teşvik etmelidir.

Sürdürülebilirliği diğerlerinden farklı kılan nedir?

Şirketlerde birçok değişim projesi yürütülür. Bu projelerin çoğunda şirket kültürü baş edilmesi gereken önemli bir unsur bazen engeldir. Kültür değişimi türleri üzerine çok geniş bir literatür havuzu var. Örneğin toplam kalite yönetimini uygulamak, sağlık ve güvenlik kültürleri oluşturmak veya ekiplerde uyum kültürleri oluşturmak gibi. Ancak bu sefer önemli bir fark var; Çoğu organizasyonel değişim girişimi büyük ölçüde şirketin alanıyla sınırlıdır. Sürdürülebilirlik ise daha geniş bir toplumsal gündemin parçası, organizasyonun sınırlarının ötesine uzanıyor. Bugünkü yaşam biçimi ve şirket davranışları büyük ölçüde 19.yüzyıl Sanayi Devrimi sürecinde ortaya çıktı. Bireylerin ve kurum liderlerinin zihin haritaları bireycilik, özgürlük, tüketim, büyüme, kar gibi değerlerle şekillendi.

Ayrıca, değişim için gereken temel kaldıraçlar kuruluşun kontrolü dışında olabilir ve kuruluşun tedarik zincirinde veya kilit paydaşlarında bulunabilir. Bir sürdürülebilirlik yolculuğuna çıkacak olanların, organizasyonlar arası önemli iş birliklerine katılmaya istekli olması gerekir. Son olarak ve kanımca en önemlisi, sürdürülebilirliğe geçişte, mevcut paradigmaları yıkan iş modellerine veya yaklaşımlarına olan ihtiyaç duyulabilir.

Bu değişim nasıl yapılacak?

Bir şirketin kültürünü kurucu liderleri ve çalışanları şekillendirir. Eğer sürdürülebilir kalkınmanın bazı yönleri kuruluş liderlerinin ve üyelerinin zihniyetinin bir parçası değilse, kurumsal sürdürülebilirlik faaliyetleri ana işi verimli bir şekilde etkilemeyecek ve başarısızlık olasılığı daha yüksek olacaktır.

Bir şirketin kültürünü araştırırken ilk olarak şirketin misyonuna ve değerlerine bakarız. Ancak bu yeterli değildir çünkü kültür bundan çok daha fazlasıdır. Genellikle faydalandığım Edgar Schein’ın kültürel değişim modeline göre, şirketlerin kültürleri, görünen yapılar/eserler düzeyinde ve kısmen de değer ve inançları düzeyinde değiştiğini ortaya koyuyor. Bu değişimi yapabilmek için sürdürülebilir bir yaşama ait değerlerin ve davranış biçiminde köklü bir değişiklik yapılarak özellikle yukarıda da belirttiğim üzere 19.yüzyıldan itibaren insanların yaşam biçimlerini etkilemiş olan paradigmalarda köklü değişiklik yapılması ve bireylerin doğayı bedava bir kaynak olarak görmeyi bırakıp maliyeti olan bir doğal sermaye olarak bakmaları gerektiğine yönelik bakış açısı kazandırılması gerekmektedir. (E.F. Schumacher)

Özetle;

Sürdürülebilirlik kültürü oluşturmak bir süreçtir. Kolektif bir çabayı ve açık bir sürdürülebilirlik stratejisi gerektirir. Sürdürülebilirlik etrafında inşa edilen bir çalışma modeli, açık bir rekabet avantajı sağlar ve endüstri trendleri ve zorluklarının bir adım önünde yer alır.
Bazı çalışanların değişim ajanı rolü oynayarak, çalışanlara sürdürülebilirlik farkındalığı eğitimleri verilmesi veya şirket içi çalıştaylarda rol oynamaları önemlidir.
Sürdürülebilirlik kültürünün teşvik edilmesi, çalışanların daha büyük bir amaç duygusuna sahip olmalarını ve işletmeyle birlikte büyüme konusunda daha fazla istek ve bağlılık hissetmelerini sağlar. Üstelik çalışanlar, değerleri birbirini güçlendirdiğinde, değer farklılaşması nedeniyle kendilerini örgütün amacından ayrılmış hissetmeyeceklerdir.
Sürdürülebilir yaşam ve çalışma felsefesinin, unvanları ne olursa olsun tüm çalışanların günlük odak noktası ve şirket normu haline getirilmesi ve insanların işe, hatta daha da önemlisi dünyaya bakış açılarına yerleştirilmesi gerekiyor.

Dünya Değerler Araştırması- World Values Survey

Değişimin çoğu zaman ana tetikleyicileri teknolojik yenilikler veya siyasi gerilimler olmuştur. Ancak hem hangi teknolojinin benimseneceği hem de hükümetler üzerindeki baskılar, genellikle göz ardı edilen sosyal tutumlardan kaynaklanmaktadır. Şimdi, Dünya Değerler Araştırması’nın (WVS) 2022 itibariyle yaptığı yeni anket sonuçları, anketin başladığı 1981’den bu yana dünya çapında tutumların nasıl değiştiğine dair fikir veriyor.

WVS, dünya üzerindeki insan topluluklarının sosyal, politik, ekonomik, dini ve kültürel değerlerinin araştırılmasına adanmış, bilimsel ve akademik çalışmalar yapan uluslararası bir araştırma programıdır. Küresel nüfusun %94,5’ini temsil eden 120 ülkeyi kapsayan, her 5 yılda bir küresel olarak gerçekleştirilen karşılaştırmalı bir sosyal ankettir. Birleşik Krallık’ta, Ekonomik ve Sosyal Araştırma Konseyi tarafından finanse edilir ve Londra’daki King’s College’daki Politika Enstitüsü tarafından yönetilir.

Dünya Değerler Araştırması ne yapar? Dünya Değerler Araştırması (WVS), dünya çapında farklı toplumlarda değerleri ve inançları, kültürel istikrarı veya zaman içindeki değişimi ve değerlerin sosyal ve politik gelişim üzerindeki etkisini araştırır.

WVS, siyaset bilimciler Ronald Inglehart ve Christian Welzel’in çalışmalarına atıfta bulunarak, toplumlar arasındaki insani değerlerdeki farklılıkların çoğunun iki ana boyuta indirgenebileceğini öne sürüyor:

“Geleneksele karşı laik-rasyonel değerler” Geleneksel değerler dindarlığı, ulusal gururu, otoriteye saygıyı, itaati ve evliliği vurgularken, laik-rasyonel değerler bunların tam tersi durumları temsil ediyor.

“Hayatta kalma değerlerine karşı kendini özgürce ifade etme değerleri”. Hayatta kalma değerleri; güvenliğe özgürlükten daha fazla önem verir, eşcinsellik ve cinsel çeşitlilik kabul edilmez. Devlet öncelendiği için siyasi eylemlerden ve hak arayışlarından uzak durulur. Yabancılara güven duyulmaz ve mutluluk duygusu zayıftır. Kendini ifade etme ve özgürlük değerlerine sahip toplumlarda ise durum bunun tersidir.

Teori, varoluşsal güvenlik duyguları arttıkça insanların önceliklerinin gelenekselden seküler-rasyonel değerlere kaydığı ve bunun tersinin de geçerli olduğudur. Bu, en çok tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçişle ortaya çıkar. Hayatta kalmaktan kendini ifade etmeye geçişler, esas olarak endüstriyel toplumdan bilgi toplumuna geçişle yönlendirilen bireysel faillik duygusunun artmasıyla gerçekleşir.

WVS, yukarıdaki değer ayrımını dikkate alarak ülkelerin konumlarının bir haritasını oluşturdu (2023). (Her ülkenin değer yargılarının eksenlerde pozitif/negatif yönüyle gösterildiğine dikkat edin). Görüldüğü üzere İskandinav ülkeleri her iki boyutta da en yüksek puanları alıyorlar ve hemen arkalarından ise Yeni Zelanda ve Hollanda geliyor. Türkiye ise Afrika-İslam ülkeleri grubunun değerleriyle aynı grupta ve henüz geleneksel otoriter değerleri korumaya çalışan, özgürlük, laiklik ve rasyonellik için mücadele etmeye devam eden iki ana değerler grubu arasında kalmış bir ülke olarak görülüyor.

Inglehart–Welzel Kültür Haritası

 The Inglehart-Welzel World Cultural Map – World Values Survey 7 (2023). Source: http://www.worldvaluessurvey.org/

Sosyo-ekonomik gelişme ve kültürel değişim ilişkisi: Bu haritanın gösterdiği gibi, sosyoekonomik gelişme bir toplumun temel kültürel değerleriyle güçlü bir şekilde bağlantılıdır. Daha zengin ülkelerin değer sistemleri, daha fakir ülkelerden dramatik ve sistematik olarak farklıdır. Tüm “yüksek gelirli” toplumlar (Dünya Bankası tarafından tanımlandığı şekliyle) her iki boyutta da nispeten üst sıralarda yer alır ve sağ üst köşeye doğru bir bölgeye düşer. Tersine, “düşük gelirli” toplumların tümü sol altta bir bölgeye düşüyor. Orta gelirli toplumlar, orta düzeyde bir kültürel ekonomik bölgeye girerler. Sosyoekonomik gelişme, kültürel mirasları ne olursa olsun toplumları ortak bir yöne doğru itme eğilimindedir.

Kaynak: https://www.worldvaluessurvey.org/WVSContents.jsp

Deprem sonrası neden aksaklıklar yaşandı?

http://www.pexels.com

Bölünmüşlüğü tanımlamanın birçok yolu var; bunlardan biri de silo deyimi. Kelimenin kökeni eski Yunanca siros mısır saklanan çukur anlamında. Daha sonra tahıl saklanan yüksek kuleler için kullanılan bu kelime 20.yüzyılın ortalarından itibaren nükleer füzelerin yer altında saklandığı depolar için kullanılmaya başlandı. Yönetim danışmanları daha sonra “birbirinden ayrı olarak çalışan bir sistem, süreç, departman vb.” ifadesini ithal ettiler. Verimliliği artırmak için şirketler dikey alt birimlere bölündü. Ortaya çıkan silolar, sistemleri kontrol etmede etkili olsa da bireyler arasında fikir akışını veya iş birliğini teşvik etmede iyi değildi.

İşletmelerde siloların yol açtığı sorunlara daha önce Dünya Gazetesinde yayınlanan “Silo Mantığı Verimsizliği ve Riskleri Artırıyor” başlıklı yazımda değinmiştim. Ancak o yazıda söz konusu olan işletmelerdeki yapısal silolardı. 6 Şubat depremi sonrasında ise sahada geçmişten farklı olarak kurtarma çalışmalarında etkinliği tartışmalı kamu kurumları (AFAD, Kızılay, TSK vs) ve çok sayıda STK gördük. Bu örgütlerin her birinin ayrı liderinin olması çok başlılığa yol açarken, bu liderlerden bazılarının ideolojik/politik amaçlara sahip olmaları, sahada bir liderlik ve yönetim kargaşasına yol açtı. Birbirleriyle iletişimi ve bilgi paylaşımı zayıf, aynı şirketlerdeki gibi farklı liderleri olan silolar ortaya çıktı. Evet, silo deyince genellikle örgüt yapıları aklımıza geliyor ama zihnimizde ve sosyal gruplarımızda da siloların yer alabildiğini ve zihinlerdeki siloların da kabileciliği doğurduğunu bu afette gördük. (AFAD, AHBAP ve biri sürü STK) Enerjinin ve kaynakların küçük gruplara bölünmüşlüğü zihinlerdeki siloları da besledi ve özellikle çok hızlı karar alınması gereken böyle bir bağlamda çalışmaların etkinliğini düşürdü, karar gecikmesi kayıpların artmasına yol açtı.

Yaşadığımız bu acı tecrübeden bir ders çıkarmak gerekirse, gelecekte benzer afetler yaşandığında hızlı ve etkili çalışmalar yapabilmek için silolara bölünmemiş, ekip liderlerinin kaynaklara erişebildiği ve karar alabildiği yatay hiyerarşik yapıda bir örgütlenmeye ihtiyacımız var.

Teknolojik Değişim ve İstihdam

Son dönemde işgücü piyasasını etkileyen iki büyük güç var: Teknolojik yeniliklerin hızlanması ile gelişen otomasyon ve Covid-19 salgını. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) araştırmasına göre, araştırma, 2025 yılına kadar ortadan kalkacak istihdamdan daha fazlasının yaratılacağını öngörüyor. İnsanların yerini tamamen makinelerin alacağı bir dünya öngören yıkıcı teorilerin aksine, WEF’in bulguları, yeni talepleri inceleme ve bunlara uyum sağlama olanağı olanlar açısından ortaya çıkan fırsatlara işaret ediyor. WEF’in Cenevre’deki Yeni Ekonomi ve Toplum Merkezi’nde araştırmacı olan Vesselina Stefanova Ratcheva, “Sanayi devrimlerin her birinde bu böyle oldu” söylemiyle determinist bir şekilde yaklaşıyor.

WEF’e göre, işlerin geleceği açısından şu beş olgu önem taşıyor:

1. İşgücü otomasyonu görülmemiş hızda artıyor

2. Teknolojik devrim 2025 yılına kadar 97 milyon yeni iş yaratacak

3. 2025’te iş dünyasında en çok ihtiyaç duyulacak üç beceri

4. En rekabetçi şirketler, çalışanlarının becerilerini geliştirecek

5. Uzaktan (evden) çalışma kalıcı olacak

Dünya Ekonomik Forumunun araştırma ve öngörülerine benim yorumum ise şu şekilde; Daha çok iş alanı açılabilmesi için bir toplumda iş bölünmesi ve farklılaşmayı teşvik edecek gelişmelerin olması ve toplumun buna uygun yenilikçi bakış açısına sahip olması gerekir. Bizim gibi geleneksel ve tüketime yönelik teknolojilerin dışında yeniliklerin zor kabullenildiği veya gerekli yatırımları yapabilmek için sermaye birikiminin yetersiz olduğu bir toplumda, yazıda yer alan gelişmelerin gerçekleşmesi durumunda, sermayenin her zaman verimliliği ve karı öncelemesi nedeniyle, yetkinlikleri ve eğitim düzeyleri yetersiz (özellikle mavi yakalı) çalışanların öncelikle işsiz kalacağını ve yeni işlerin gittikçe daha vasıflı çalışanlarca doldurulmasıyla açığa çıkacak işgücünün ancak tarım ve servis sektörlerinde geçici işlerde çalışabileceklerini düşünüyorum çünkü yeni teknolojilerin en büyük etkisi öncelikle düşük vasıflı işlerin yok edilmesi şeklinde kendini gösteriyor ve vasıflı işgücüne ihtiyacı artırıyor. Bu gelişme bana Marks’ın lümpen proletarya kavramını hatırlatıyor. Özetle; yeni iş alanlarına baktığınız zaman bunların ağırlıklı olarak bilgi teknolojileri altında yer aldığını görüyorsunuz ve bizim gibi ciddi kaynak sıkıntısı çeken ülkelerde (diğer sıkıntıları saymazsak) bu alanlarda belirtilen sürede çok hızlı dönüşüm (yeni nesil işler yaratılması) gerçekleştirebileceğini sanmıyorum.

Yazının detaylı kaynağı için: https://bbc.in/3UWWSpm

Yeni Bir Yaşam Paradigması: Aydınlanma 2.0

Bugün sorun nedir?

Son yıllarda dünyada yaşanan iklim ve çevreyle ilgili değişimlerin etkileri ve nedenleri birçok kavramla birlikte sürdürülebilirlik kavramını gündeme getirerek, yeryüzünü paylaşan insanların ve kurumların bu sorunla başa çıkabilmek için gerekli önlemlerin tartışılmasının yolunu açtı.

Sürdürülebilirlik kavramı genel anlamıyla belirsiz bir süre boyunca bir durum veya sürecin sürdürülebilme kapasitesini ifade eder (WordNet, 2008). Bu genel anlamıyla sürdürülebilirlik birçok farklı şekillerde algılanabilmekte ve tanımlanabilmektedir. Sürdürülebilirlik, temelde ekoloji ve ekolojik sistemlerin fonksiyonlarını, süreçlerini ve üretkenliğini gelecekte de devam ettirebilme yeteneği olarak algılanmaktadır (Chapin, Torn ve Tateno, 1996: 1017). Dünya kaynaklarının ve çevrenin insan faaliyetleri sonucu tükenme sınırına doğru ilerlediği konusunda artık genel bir görüş birliği bulunmaktadır.

21. Yüzyılın başlangıcı itibariyle küresel ölçekte ekonomik, çevresel ve sosyal krizlerin artışa geçtiğini görüyoruz. Finans, beslenme, yakıt, su sıkıntısı, kaynak kıtlığı, doğal afetler, kitlesel yoksulluk, toplu göçler, köktencilik ve terörizm. Her alanda bozulma başladı. MİT’ten Prof. Otto Scharmer içine girdiğimiz yeni dönemi yukarıda değinilen sorunların toplumların gelişmişlik düzeylerine göre farklı etki yapması nedeniyle “Kırılma ve Ayrışma Çağı” olarak tanımlıyor.

Bugün yaşananlar dünyada modernlik ve sanayi devrimi ile başlayan, Aydınlanma 1.0 diye adlandırdığım gelişmiş batı toplumlarının modern yaşam, düşünce ve davranışlarını şekillendiren alışılmış sistem ve paradigmanın artık sürdürülebilir olmadığını gösteriyor. Aradan geçen iki asırlık süreçte dünya üzerindeki nüfus ve sosyal yapı çok değişti. Hızlı nüfus artışı, aşırı üretim ve tüketim bugün kaynakların hızla tükenmesine ve çevrenin erozyonuna yol açtı. En basit örnek; ülkemizde 50-60 sene önce bir deniz balığı bolluğu yaşanıyordu. Bugün yeni nesil, balık diye akvaryum balıklarını yiyor! Dünya yeni bir yaşam paradigması ve ekonomik sistem ihtiyacının sancılarını çekiyor. Bugün yaşadıklarımız birer semptom. Yalnız bilmemiz gereken bir şey var; Thomas Kuhn’un bilimsel devrimler ve Arnold Toynbee’nin uygarlıkların yükselişi ve düşüşü konusundaki çalışmalarının ardından, bir ekonomik paradigma bir dönemin en büyük sorunlarına yararlı cevaplar sağlayamadığında, toplumun er ya da geç bir geçiş dönemine gireceğini söyleyebiliriz.  

Peki bu duruma nasıl geldik?

Bugün; iklim değişikliğinden toplumsal eşitsizliğe, yapısal ırkçılıktan aşırı tüketime, okyanuslardaki plastik atıklardan gıda israfına kadar karmaşık ilişkiler ağına dayalı problemler, yaklaşık 17.yüzyılda başlayan 19.yüzyılda olgunluğu erişen modernleşme sürecinin, içinde bulunduğumuz yüzyılda dünya üzerinde yarattığı olumsuzlukları diyebiliriz. Aydınlanma 1.0 sürecinde insanlar barbarlık aşamasından, doğal kaynakları hammadde olarak kullanmayı öğrendikleri uygarlık aşamasına geçmişler ve bu dönem insanların değerlerinde, hayat tarzlarında, dillerinde, geleneklerinde, inançlarında ve davranışlarında özetle yaşam biçimlerinde köklü değişikliklere sahne olmuştur. (Bauman, 2003) Bireysel düzeyde geleneksel ahlaki değerlerin baskısından kurtulan insanların, bilinçli birey olmanın getirdiği bağımsız ve özgür düşünme, günlük hayatlarında önemli değişimlere yol açtı. Bunlardan en önemlisi Weber’e göre insanların çalışma ve işyerlerinin ayrılmasıdır. Bu ayrımın ve modernliğin olumsuz yönünü teşkil eden ve liberal düşünürler tarafında oluşturulan ekonomik düşünme sisteminin yol açtığı piyasa ekonomisibırakın yapsınlar bırakın geçsinler” düşüncesinin ürünüdür. Ekonomik düşünme sistemleri toplumların geleceğini şekillendirmeleri bakımından önem taşır. Yeni düzende iki önemli aktör vardır: rasyonel insan ve şirketler. Dolayısıyla yeni dönem bu aktörlerin etrafında şekillenmiştir.

Sidney Teknoloji Üniversitesi öğretim üyelerinden Dunphy ve Benn “Organizational Change For Corporate Sustainability” isimli kitaplarında 19.yüzyılın başında modern organizasyonun ortaya çıkışını bütün bu olumsuz gelişmelerin başlıca tetikleyicisi olduğunu savunmaktadırlar.

Geleneksel firma teorisinde, bir ticari firmanın temel amacı kar maksimizasyonudur. İhtiyaçların ve teknolojinin sabit veri olarak alındığı bir bağlamda, tam rekabetçi bir ortamda ürünün fiyatı ve üretim miktarı, yalnızca karı maksimize edecek şekilde belirlenir.

Bugün özellikle uluslararası şirket diye isimlendirilen organizasyonlar sahip oldukları dinamizm ve kapasiteyle bu amaç doğrultusunda yeryüzü kaynaklarını tüketerek doğayı ve toplumu şekillendiriyorlar. Kurumsal otokrasi ve neo-liberal kuramların baskın olduğu serbest piyasanın değerler sistemi, gezegenin ekolojik dengelerini tahrip ederek, milyonlarca insanı fakirliğe sürüklemektedir (Örnek; Brezilya yağmur ormanları). Doğal kaynaklar kurumsal karlılık için yağmalanırken fabrikaların zehirli atıkları yeryüzündeki canlıların yaşam alanlarını hızlı bir şekilde yok etmektedir. Bu kirlenme Türkiye gibi teknoloji ve sermaye kıtlığı çeken az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha da belirgindir. İşte sorun burada; üretim organizasyonlarımızı, mevcut örgütleri yok etmeden, insanlara ve yeryüzündeki diğer yaşama zarar vermeden ve ekolojik dengeyi koruyarak nasıl değiştirebiliriz?

Değişim için ne yapabiliriz?

Bir şeyi değiştirmek için önce onu derinlemesine anlamanız gerekir. Bu değişimde milyarlarca insanın ve yüzbinlerce şirketin hem özne hem de nesne olduğu insan toplulukları söz konusuysa, sistem düşüncesi yaklaşımı en doğru yöntem olacaktır. Başlangıçta söz edilen olumsuzluklar sistemi oluşturan aktörlerin karşılıklı ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla çalışmaya bu ilişkilerin incelenmesiyle başlamak gerekir.

Aydınlanma 1.0 sürecinde ortaya çıkan en önemli olgular, ulus devletlerin ortaya çıkışı, modern şirketin oluşumu ve rasyonel birey ve rekabet kavramıdır. Bugünkü ekonomik sistemin işleyişini bu yapılar belirlemektedir. Ayrıca dünya üzerindeki insan topluluklarının hegemonya mücadelesi de analizlerde dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla Aydınlanma 2.0 başlığı altında mevcut yapıların işleyişi tartışmaya açılarak, sürdürülebilirlik amaçlı yeni tanımların tüm insanoğlu tarafından kabul edilmesine ihtiyaç vardır.

Mevcut düzen içinde yukarıda belirtildiği üzere iki önemli aktör var: Rasyonel insan ve rasyonel şirketler. Dolayısıyla değişim yolunda akademisyen ve diğer değişim ajanlarının öncelikli hedefi insanlar olmalıdır. Değişim bireyle başlar. Dünyanın bugün karşı karşıya olduğu karmaşık sorunlara karşı harekete geçmek için mümkün olduğunca çok insana ihtiyacı var. Hepimiz, her gün eylemlerimizle dünyanın işleyişine katkıda bulunuyoruz. Satın aldığımız şeyler, yediğimiz yiyecekler, başkalarıyla ve doğal çevreyle etkileşim şeklimiz: bunların hepsi, insanların gezegen üzerinde bıraktığı kolektif etkiye katkıda bulunuyor. (Anatomyofaction.org)

Bireyle başlayan değişim sürecinin şirketlerde liderlerle devam etmesi lazım. Şirket performansları, borsadaki hisse değerleri, üretim miktarları, büyüme ve kar gibi geleneksel firma teorisinin parametreleri ile değerlendirilmeye devam ettiği sürece statüko devam edecektir. Sürdürülebilirlik gurusu John Elkington, işletmelerin başarılarını yalnızca geleneksel finansal performans (çoğunlukla kâr, yatırım getirisi [ROI] veya hissedar değeri olarak ifade edilir) ile değil, aynı zamanda daha geniş ekonomi, çevre ve faaliyet gösterdikleri toplum üzerindeki etkileriyle ölçmek gerektiğini vurgular.

Üret, tüket, yatırımı büyüt, üret, tüket, israf et döngüsüyle çalışan mevcut piyasa ekonomisi paradigmalarına dayalı ekonomik sistemin, dünya kaynaklarının kirlenme ve yok olma sürecine girmiş olması nedeniyle sürdürülebilmesi mümkün değil. Birbirimizi bindiğimiz arabalarla tükettiğimiz eşyalarla değerlendirdiğimiz bir model anlayışı devam ettiği sürece bugünkü sorunlar ağırlaşacaktır.

Gerçek şu ki artık bir azınlığın ihtiyaçlarından ziyade dünyanın ve geniş kitlelerin ihtiyaçlarını dikkate alacak bir üretim ve bölüşüm sistemine ihtiyaç var. Bugün bu sistemin çok detaylı bir tarifini yapamayız ama sorunlar ortada. En azından neyin yanlış olduğunu ve insanoğlunun hangi eylemlerinin bu sorunlara sebebiyet verdiğini biliyoruz.

“Davranış biçimimizi değiştirmek için önce düşünce biçimimizi değiştirmeliyiz.” Donella Meadows

“Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi olun” Gandhi

Derleyen

Serdar Yurdakul
Temmuz 2022