HBR Türkiye tarafından 21-22 Mayıs tarihlerinde düzenlenen “Türkiye Sürdürülebilirlik Zirvesi 2024” etkinliğinin konuşmacılarını izledim. Ortaya çıkan ana temalardan biri insan kaynağı yani insandı. Sürdürülebilirlik kelimesi gündemimize gelişmiş batı ülkelerinin karşılaştıkları çevre kaynaklı riskleri kendi ekonomik sistemlerinin ve refahlarının geleceğine bir tehdit olarak görmeleriyle girdi. Tabii bu tehdidin algılanma ölçüsü kişiden kişiye toplumdan topluma değişir. Bu algı seviyesini bireylerin zihin haritaları belirliyor. Ancak hâkim paradigmaları değiştirmek çok zor. Bu yüzden bazı kesimler sürdürülebilirlikle ilgili çalışmaları ciddiye almıyorlar veya suskun kalıyorlar. Benzer şekilde 18.yüzyılda Aydınlanma ve takip eden modernizm süreci de insanların dünyaya bakışlarını derin bir şekilde sarsmıştı. Yaklaşık 200 yıl süren bir süreç yaşandı. Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında yeni bir yaşam paradigmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Sürdürülebilir bakış açısı zihinde başlayan bir değişim gerektiriyor. Bu değişimi toplumda ve kurumlarda başlatacak ön ayak olacak yeni sürdürülebilirlik liderlerine, değişim ajanlarına ihtiyaç var. Bugün bir şirketin hızla değişen dünyamızda başarılı olabilmesi için yalnızca güçlü bir sürdürülebilirlik stratejisine değil, aynı zamanda güçlü bir kültüre de ihtiyacı var. “GlobeScan’s 2023 Sustainable Leaders Report” göre zirvede yer alan 10 şirkette değişimi başlatan ve harekete geçiren çalışanların toplam çalışan sayısına oranı ortalama yüzde 10 civarındaymış. Bu oran sektör ortalamasının üç katıymış. Bu oranda sürdürülebilirlik ajanına sahip şirketlerin kültürü,” Etki Kültürü” olarak adlandırılmış. Etki kültürü: “Bir kuruluşta- tüm seviyelerde ve pozisyonlarda- işin her alanında olumlu sosyal ve çevresel etkiye katkıda bulunacak bilgi, beceri ve yollara sahip çalışan yoğunluğu.” olarak tanımlanıyor.
Bir etki kültürünü teşvik etmek, çalışanların toplumsal sorunlar hakkında farkındalığa sahip olmalarını, şirketlerinin sürdürülebilirlik hedeflerini sahiplenmelerini ve yeni düşünme ve çalışma biçimlerine yaratıcı çözümlere katkıda bulunmak için güvenli alanlara ve özerkliğe sahip olmalarını sağlar.
Etki kültürü için ne yapmak lazım? Burada şirket liderleri ve insan kaynakları yönetimleri devreye giriyor. Tek söyleyeceğim; bu kültürün işe alımdan, performans yönetimine kadar tüm süreçlere dahil edilmesi gerekiyor.
Bu yazımı ekonomist E.F.Schumacher’in, 1973 tarihli “Small is Beautiful” başlıklı kitabından aşağıya aktardığım bir alıntı ile bitirmek istiyorum:
“Bugün sanayi üretimimize yardımcı olan sermayenin bir kısmını üretmek için gerçekten çok emek verdik- bilimsel, teknolojik ve diğer alanlarda büyük bilgi fonu oluşturduk; ayrıntılı bir fiziksel altyapı, sayısız türde sofistike sermaye ekipmanı, vb.- ancak tüm bunlar kullandığımız toplam sermayenin sadece küçük bir kısmı. Doğanın sağladığı ve insanın sağlamadığı sermaye çok daha büyüktür- ve biz bunun böyle olduğunun bile farkında değiliz. Bu daha büyük kısım artık endişe verici bir oranda tüketiliyor ve bu yüzden üretim sorununun çözüldüğüne inanmak ve bu inanç doğrultusunda hareket etmek saçma ve intihara meyilli bir hatadır. Bu ‘doğal sermayeye’ daha yakından bakalım. Her şeyden önce ve en belirgin olanı, fosil yakıtlar. Hiç kimse, doğal kaynakların maliyetli sermaye kalemleri olmalarına rağmen, bunları düşük maliyetli gelir kalemleri olarak ele aldığımızı inkâr etmeyecektir. Eğer bunları sermaye kalemleri olarak ele alırsak, korumayla ilgilenmemiz gerekir: mevcut kullanım oranlarını en aza indirmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız; örneğin, bu varlıkların- bu yeri doldurulamaz varlıkların- gerçekleşmesinden elde edilen paranın bir bölümü bizi fosil yakıtlara bağımlılıktan kurtaracak alternatif yaşam biçimi ve üretim metotlarının araştırılmasına ayrılmalıdır.”
Schumacher kitabında, kapitalizmin kültürü kötüleştirme pahasına daha yüksek yaşam standartları getirdiğini savunuyor. Doğal kaynakların korunması gerektiğine olan inancı, onu ekonomik büyüklüğün (özellikle büyük endüstriler ve büyük şehirler) bu kaynakların hızla tükenmesine yol açacağı ve bir varoluş sorunu yaşanacağı düşüncesine götürüyor. Bugün ülkemizde ve Dünya’da şahit olduklarımız 1977’de aramızdan ayrılan Schumacher’in ne kadar haklı olduğunu göstermiyor mu?
teşekkürler Serdar abi!
LikeLike