Geçen hafta Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumunda yapılan tartışma ve sunumlardan bazılarını canlı yayınlar sayesinde izleme fırsatı buldum. Bu senenin ana teması, Dünya Ekonomik Forumunun kurucusu Alman Ekonomist Profesör Klaus Schwab tarafından Dördüncü Endüstriyel Devrim olarak açıklandı. Profesör Schwab’a göre Dördüncü Sanayi Devrimi önümüzdeki yıllarda iş yapış ve yaşama şekillerimizi temelden değiştirecek. Dördüncü sanayi devriminin yol açacağı yeni gelişmeler ve özellikle Türk işletmelerine etkisine değinmeden önce ilk üç sanayi devrimini okuyucularıma hatırlatmak isterim. Buhar makinasının icadıyla birlikte mekanize üretime geçişi sağlayan birinci endüstriyel devrim dönemi başladı. Daha sonra 19.yüzyılın ikinci yarısında elektriğin icadıyla birlikte Ford T modeli öncülüğünde seri üretim ve geleneksel sanayi dönemi başladı. Batıda ağır sanayi bu dönemde gelişti. Seri üretim 3.sanayi devriminin alt yapısını ve gerekçesini hazırladı. Karmaşıklaşan mekanik sistemlerin kontrolü ve artan bilgi hesaplama ihtiyacı 1970’lerden itibaren bilgisayarların, elektroniğin ve sonunda internetin gelişimiyle 3. Sanayi devrine girildi. Bugün itibariyle bu teknolojileri geliştiren ülkelerde öyle bir aşamaya gelindi ki, insanla makinaları ayıran çizgiyi yavaş yavaş kaldırmayı konuşuyorlar. Şimdilik önlerindeki en önemli engel istihdam politikaları. İşte bu yeni süreç Dördüncü Endüstri Devrimi olarak adlandırılıyor. Bu sürecin etkisi sektörlerin dijitalleşmeden etkilenmelerine göre değişecek. Hepinizin bildiği gibi bu süreçten öncelikle etkilenen müzik sektörü oldu. Dağıtım ve üretimin marjinal maliyetinin neredeyse sıfıra yaklaşmasıyla bu sektördeki en büyük oyuncular bile krize girdi. (örneğin Virgin Atlantic) Önümüzdeki 20, 30 yıllık süreçte birbirleriyle konuşan makinalardan, müşteriyle, hatta tüketiciyle bilgi paylaşan üretim bantlarından ve cisimlerin internetinden bahsediliyor. Öyle ki, 2020’lere gelindiğinde gelişmiş ülkelerde uçaktan, dokuma iğnesine 30 milyar cihazın internet üzerinden kablosuz olarak iletişim halinde olacağı konuşuluyor. Bu bir bilimkurgu değil gerçek. Örneğin; bir fabrika üretim müdürü elektrik kesintisi sonucunda duran üretimi elindeki akılla cihazla uzaktan yeniden başlatabilecek. Müşterilerinden gelen ürün örneğini akıllı cihazı ile fabrikadaki 3D yazıcıya gönderebilecek. Bugün kalıplarda üretilen birçok otomobil yan sanayi parçası 3D yazıcılarda üretilecek. Bu durumdan ağırlıklı olarak ikinci sanayi devrimini yaşayan Türkiye’deki işletmeler nasıl etkilenecek? Nasıl uyum sağlanacak? Continue reading
Tag Archives: Strateji
Riskli Sularda Çok Açılmayın, Boğulursunuz!
Gazeteler 1000 kişinin çalıştığı büyük bir yerli elektronik perakendecisinin iflas talebini yazdı. Hafta sonu dolaşırken zaman zaman alış veriş yaptığım en merkezi mağazalarını da kapattıklarını gördüm. Çalışanlara ne oldu bilmiyorum.
Bu firma ne iş yapıyordu? Diğer elektronik perakendecileri gibi, yurt dışından hemen hemen tamamını başka ülkelerin parasıyla ithal ettikleri elektronik tüketim ürünlerini yurt içinde bireylere satıyorlardı. Paranın bollaştığı, kurların ve borçlanma faizlerinin nispeten düşük kaldığı süreçte, birazda politikacıların yarattığı pembe ülke algısıyla, herhalde işlerin hep böyle gideceğini zannettiler. Baktılar herkes telefon, tablet alma peşinde daha çok kazanırız düşüncesiyle son 5 yıllık süreçte her yere mağaza açmaya başladılar. Tam bu dönemde yurt dışında elektronik perakende ticareti internet ortamına taşınırken ve mağazalarını kapatırlarken yerliler tam tersine 2014 yılında Türkiye’den çıkmaya başlayan yabancı markaları da alarak mağaza ağlarını daha da genişlettiler.
Girişimcilik önce cesaret ister ama yeterli değil. Vizyon ister, dünyayı okuma ve gelişmeleri takip etme becerisi ister, doğru strateji ister. Özetle değişimi görme becerisi ister. Dünya tüketici ticaretini on-line ortama taşırken koca koca mağazalar açanlar için ben şu benzetmeyi yapıyorum; Bir ayağı kesik tabureye çıkıyorsunuz boynunuza da tavana asılı urganı geçiriyorsunuz. Çevrenizde de kedi köpek kapışması var. Kazara biri tabureye dokunursa öteki tarafa gideceksiniz. Çevredeki değişimi iyi okuyamayan işletmelerin yaşadığı da işte bu. Hele, birde “Açıkları finanse ettiğimiz sürece bize bir şey olmaz” diyen bir bakış açısıyla yönetiliyorsanız korkun!
Bugünlerde sürdürülebilirlik kavramı çok moda. Büyük Amerikan danışmanlık şirketleri aynı yönetim kavramlarının ambalajını değiştirip farklı isimlerle pazarlıyorlar. Şirketler için bu işin aslı risk yönetimi. Evet, çevresel sorunlardan kaynaklanan ilave riskler ortaya çıkıyor ama biz daha orada değiliz. Risk yönetimi hayata öngörülü bir bakış gerektirir. Öngörü bizim kültürel zafiyetlerimizden. Dikkat edin gazetelerde yazanlara özellikle terörle ilgili olaylarda hep öngörü eksikliğini görüyoruz. Öngörü olmayınca risk yönetimini de sevmiyoruz. Risk yönetimi bizim ülkemiz ve işletmelerimiz için niye önemli? Biz dünyanın riski en yüksek bölgesinde yaşıyoruz. Buna jeopolitik risk deniyor. Bu şu demek; yaşadığımız alan yüksek risk taşıyor. Yaşama adım attığımız andan itibaren yaşantımızı planlarken, daha sonra şirketlerimizi kurduğumuzda bu yüksek risk primini daima dikkate almamız lazım. Buna benim çocukluğumdan beri yaşadığımız ülkenin yönetim riskini -ülkenin yönetim kalitesi düşüklüğü – ilave ederseniz diğer risk kalemleri – kur riski, faiz riski vs.- otomatik olarak ortaya çıkıyor zaten. İşte son dönemde yaşadıklarımız bu yazdıklarımı doğruluyor. Biz birey veya patron olarak bir Alman, bir Kanadalı, bir İspanyol gibi yaşayamayız. Onların bu bahsettiğim riskleri bize göre daha düşük. Bundan sonraki dönemlerde de yönetim kalitesi ve liderlikte mucizevi bir gelişme olsa bile jeopolitik riskimiz her zaman yüksek olacaktır. Çevremiz binlerce yıldır savaşan insanlarla dolu. Dolayısıyla işletmelerimiz kendilerini her zaman bu risklere karşı, bir anlamda finansçı tabiriyle hedge etmek zorundadırlar. Bu nasıl yapılacak? Gerek örgüt, gerekse finansal yönetimde, işletme sermayesi, karlılık, aktif getirisi, sermaye getirisi gibi ölçüm ve değerlendirme parametrelerine bakarken, okullarda finans veya mikroekonomi derslerinde okutulan standartlara veya yukarıda örneklerini verdiğim ülkeler standartlarına göre değil, kendi ülkemizin risk primini ilave etmek suretiyle değerlendirmeliyiz.
Biz bir net ithalatçı ülke, yani yabancının parasıyla yaşayan ülke konumumuzu sürdürdüğümüz sürece siyasetçilerin abartılı hedeflerine inanıp sahilden çok açılırsak, ya boğuluruz ya da köpek balıkları kapar. Korkarım ki yakın gelecekte fazla açılanları aynı şekilde çeşitli riskler bekliyor olacak. Ondan sonra dinleyin mazeretleri; bankalar kartların vadesini düşürdüler de, faiz arttı da, kurlar yükseldi de, uçak düşlü de, hendek kazdılar da, anayasa fırlatıldı da, bomba patladı da vs. vs. Çin, Ortadoğu, Fed politikaları, artan bölgesel gerilimlerden bahsetmiyorum bile. Çok klasik ama değişim zordur, değişmemek ölümcüldür.