Tag Archives: Sürdürülebilirlik

Küresel Ekonomik Ortamda Dönüşüm ve İşletmelere Etkileri 

Mevcut Değişim Dinamiklerinin Fırsat ve Risk Yaratan Rolü

On yıllar süresince işletmeler, görece elverişli bir küresel ekonomik ortamın sunduğu avantajlardan yararlanma olanağı buldu. Bu dönemde, firmaların stratejik planlamalarında esas alınan varsayımlar genellikle değişmez ve sorgulanmaz kabul edildi. Şirketler, öngörülebilir ekonomik koşullar sayesinde uzun vadeli hedefler belirleyip uygulayabildiler; bu da iş dünyasında istikrar ve güven ortamının oluşmasını sağladı.

Ancak günümüzde, bu varsayımlar derinlemesine sorgulanıyor. Jeo-ekonomik parçalanma, yani ülkeler arası ekonomik ilişkilerin karmaşıklaşması ve bölgesel blokların oluşması; hızla gelişen ve değişen teknolojiler, hükümetlerin ekonomilere müdahaleleri, küresel ölçekte artan borç yükü; demografik yapıda görülen köklü değişimler ve yeşil dönüşüm gibi çevresel kaygılar, küresel ekonomiyle birlikte iş ortamını da kökten değiştiriyor. Bu değişimlerin her biri, şirketlerin alışılmış iş yapış şekillerini ve stratejik yaklaşımlarını yeniden değerlendirmelerini zorunlu kılıyor.

Yukarıda belirtilen güçlerin bir araya gelmesi, işletmeler için hem yeni fırsatların doğmasına hem de çok çeşitli risklerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Şirketler, bu dinamik ortamda rekabet avantajı elde edebilmek için değişen koşullara hızla uyum sağlamak ve mevcut stratejilerini yeniden gözden geçirmek durumunda. Küresel ekonomik ortamda yaşanan bu dönüşümün etkileri, işletme faaliyetlerinde ve stratejik planlamada giderek daha fazla hissedilecek. (Hissetmeyenler de çok gecikmeden hissetseler iyi olacak.) Sonuç olarak, işletmelerin esneklik, yenilikçilik ve risk yönetimi gibi alanlara daha fazla önem vermeleri gerekmektedir.

Döviz Riskleri ve Aile Şirketleri için Sürdürülebilirlik

Verdiğim derslerden biri de Aile Şirketlerinde Sürdürülebilirlik. Malum sürdürülebilirlik kelimesi son dönemde çok moda. Kelime o kadar etkili oldu ki kadın kuaförleri bile kullanmaya başladı! Benim için sürdürülebilirlik bir risk konusu. İşletmeleri etkileyen çeşitli riskler var. Şirket sahipleri bu riskleri öngöremez ve yönetemezler ise şirketlerinin geleceği tehlike altına girer, yaşamlarını sürdüremez. Son yıllarda şirketleri etkilemeye başlayan önemli bir risk başlığı daha önem kazandı; çevre kaynaklı riskler. İklim değişikliği ve çevre kirliliğinin yol açtığı sorunların oluşturduğu riskler. Sürdürülebilirlik kelimesi ağırlıklı olarak bu risklerin gittikçe tehlikeli boyutlara ulaşmasıyla birlikte gelişmiş sanayi ülkelerinde literatüre girdi.

Ancak ben sürdürülebilirlik kelimesini moda olduğu gibi çevresel risklerden bağımsız kullanmayı tercih ediyorum; herhangi bir risk şirketin varlığını, yaşamını tehdit ediyorsa orada sürdürülebilirlik sorunu vardır.

Şimdi son olarak basında yer alan haberlerden özel sektörümüzün döviz risklerinin sürekli arttığını görüyoruz. Dışarıdan borçlanmak daha kolay diye bazı şirketlerimiz döviz üzerinden borçlanmayı tercih ediyorlarmış. Detayları aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

https://www.dunya.com/kose-yazisi/her-ay-32-milyar-dolar-dis-borc-arttiran-ozel-sektor-uretici-varsa/803472

Bu gelişmeyi şöyle bir metaforla izah edeyim; Üç ayaklı bir taburenin üzerine çıktınız. Boynunuza tavana bağlı bir ilmik geçirdiniz ve aniden odaya bir köpek ve kedi girdi!

2000 krizi sonrasında sigortacılık sektörünün büyük bir kısmı yine bankacılık sektöründen önemli bir pay yabancıların eline geçti. Öyle görünüyor ki, kriz çıkaracak ufak bir kıvılcım bundan sonra ülkenin geri kalan değerli şirketlerinin de yabancıların eline geçmesine yol açacak.

Elbette şirketler borçlanabilir. Bu borçla yatırım yapıp, ürettikleriyle borçlarını geri öderler. Ama bizde borçluluk yapısal bir sorun haline geldi ve sürekli artıyor. Eski bir bankacı, bir ekonomist ve bir hoca olarak bu durumu vahim bir sürdürülebilirlik riski olarak görüyorum.

Sürdürülebilir Etki Kültürü

HBR Türkiye tarafından 21-22 Mayıs tarihlerinde düzenlenen “Türkiye Sürdürülebilirlik Zirvesi 2024” etkinliğinin konuşmacılarını izledim. Ortaya çıkan ana temalardan biri insan kaynağı yani insandı. Sürdürülebilirlik kelimesi gündemimize gelişmiş batı ülkelerinin karşılaştıkları çevre kaynaklı riskleri kendi ekonomik sistemlerinin ve refahlarının geleceğine bir tehdit olarak görmeleriyle girdi. Tabii bu tehdidin algılanma ölçüsü kişiden kişiye toplumdan topluma değişir. Bu algı seviyesini bireylerin zihin haritaları belirliyor. Ancak hâkim paradigmaları değiştirmek çok zor. Bu yüzden bazı kesimler sürdürülebilirlikle ilgili çalışmaları ciddiye almıyorlar veya suskun kalıyorlar. Benzer şekilde 18.yüzyılda Aydınlanma ve takip eden modernizm süreci de insanların dünyaya bakışlarını derin bir şekilde sarsmıştı. Yaklaşık 200 yıl süren bir süreç yaşandı. Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında yeni bir yaşam paradigmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Sürdürülebilir bakış açısı zihinde başlayan bir değişim gerektiriyor. Bu değişimi toplumda ve kurumlarda başlatacak ön ayak olacak yeni sürdürülebilirlik liderlerine, değişim ajanlarına ihtiyaç var. Bugün bir şirketin hızla değişen dünyamızda başarılı olabilmesi için yalnızca güçlü bir sürdürülebilirlik stratejisine değil, aynı zamanda güçlü bir kültüre de ihtiyacı var. “GlobeScan’s 2023 Sustainable Leaders Report” göre zirvede yer alan 10 şirkette değişimi başlatan ve harekete geçiren çalışanların toplam çalışan sayısına oranı ortalama yüzde 10 civarındaymış. Bu oran sektör ortalamasının üç katıymış. Bu oranda sürdürülebilirlik ajanına sahip şirketlerin kültürü,” Etki Kültürü” olarak adlandırılmış. Etki kültürü: “Bir kuruluşta- tüm seviyelerde ve pozisyonlarda- işin her alanında olumlu sosyal ve çevresel etkiye katkıda bulunacak bilgi, beceri ve yollara sahip çalışan yoğunluğu.”  olarak tanımlanıyor.

Bir etki kültürünü teşvik etmek, çalışanların toplumsal sorunlar hakkında farkındalığa sahip olmalarını, şirketlerinin sürdürülebilirlik hedeflerini sahiplenmelerini ve yeni düşünme ve çalışma biçimlerine yaratıcı çözümlere katkıda bulunmak için güvenli alanlara ve özerkliğe sahip olmalarını sağlar.

Etki kültürü için ne yapmak lazım? Burada şirket liderleri ve insan kaynakları yönetimleri devreye giriyor. Tek söyleyeceğim; bu kültürün işe alımdan, performans yönetimine kadar tüm süreçlere dahil edilmesi gerekiyor.

Bu yazımı ekonomist E.F.Schumacher’in, 1973 tarihli “Small is Beautiful” başlıklı kitabından aşağıya aktardığım bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

“Bugün sanayi üretimimize yardımcı olan sermayenin bir kısmını üretmek için gerçekten çok emek verdik- bilimsel, teknolojik ve diğer alanlarda büyük bilgi fonu oluşturduk; ayrıntılı bir fiziksel altyapı, sayısız türde sofistike sermaye ekipmanı, vb.- ancak tüm bunlar kullandığımız toplam sermayenin sadece küçük bir kısmı. Doğanın sağladığı ve insanın sağlamadığı sermaye çok daha büyüktür- ve biz bunun böyle olduğunun bile farkında değiliz. Bu daha büyük kısım artık endişe verici bir oranda tüketiliyor ve bu yüzden üretim sorununun çözüldüğüne inanmak ve bu inanç doğrultusunda hareket etmek saçma ve intihara meyilli bir hatadır. Bu ‘doğal sermayeye’ daha yakından bakalım. Her şeyden önce ve en belirgin olanı, fosil yakıtlar. Hiç kimse, doğal kaynakların maliyetli sermaye kalemleri olmalarına rağmen, bunları düşük maliyetli gelir kalemleri olarak ele aldığımızı inkâr etmeyecektir. Eğer bunları sermaye kalemleri olarak ele alırsak, korumayla ilgilenmemiz gerekir: mevcut kullanım oranlarını en aza indirmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız; örneğin, bu varlıkların- bu yeri doldurulamaz varlıkların- gerçekleşmesinden elde edilen paranın bir bölümü bizi fosil yakıtlara bağımlılıktan kurtaracak alternatif yaşam biçimi ve üretim metotlarının araştırılmasına ayrılmalıdır.”

Schumacher kitabında, kapitalizmin kültürü kötüleştirme pahasına daha yüksek yaşam standartları getirdiğini savunuyor. Doğal kaynakların korunması gerektiğine olan inancı, onu ekonomik büyüklüğün (özellikle büyük endüstriler ve büyük şehirler) bu kaynakların hızla tükenmesine yol açacağı ve bir varoluş sorunu yaşanacağı düşüncesine götürüyor. Bugün ülkemizde ve Dünya’da şahit olduklarımız 1977’de aramızdan ayrılan Schumacher’in ne kadar haklı olduğunu göstermiyor mu?

2023’ten 2024’e geçerken dünyayı okumak…

Yılın bu günlerinde basında dünyada bitmekte olan yılın önemli gelişmelerini özetlenir ve gelecek için öngörülerde bulunulur. Yine bu yıl önde gelen yabancı yayın organlarında ve uluslararası sivil toplum örgütlerinin yayınlarında 2024 ve ilerisi için öngörü ve tahminler yer alıyor. Bu analizlerin çoğu gelişmiş batı toplumlarının kendi refahlarını tehdit eden hususları kapsar. Tabii dünyamızın, özellikle ikinci dünya savaşı sonrası gelişen iletişim ve ulaşım teknolojilerini dikkate alırsak ve uzayda küçük bir gemide yaşadığımızı varsayarsak artık dünyadaki her türlü olumsuz gelişmeden uzak kalmamız mümkün değil. Bunun en yeni örneği COVİD 19. Çin’de bir pazaryerinde başladığı iddia edilen bir salgın kısa sürede tüm dünyayı etkiledi. Ülkemizde de hastalıktan 100 binin üzerinde insan öldü.

2024’ün şu ilk günlerinde 2023 senesinde kamuoyunun gündeminde önemli yer tutan ve önümüzdeki dönemde de gündemdeki yerini işgal etmeye devam edecek olan başlıca gelişmelere dikkat çekmek istiyorum:

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından 1200 uzmanın görüşleri alınarak hazırlanan 2023 Küresel Riskler Raporunda önümüzdeki iki yıllık süreç için öngörülen risklere aşağıda yer verdim.  Tabii bu riskleri sürdürülebilirliği tehdit eden riskler olarak da görebiliriz. Bu risklerin tehdit derecesi ülkelerin gelişmişlik durumlarına ve jeopolitik konumlarına göre değişebilir.

  1. Artan yaşam maliyeti
  2. Doğal afetler ve aşırı hava koşulları
  3. Jeoekonomik çatışmalar
  4. İklim krizinin etkilerini azaltamama
  5. Sosyal uyumun aşınması ve toplumsal kutuplaşma
  6. Büyük ölçekli çevresel hasar olayları
  7. İklim değişikliğine uyumun sağlanamaması
  8. Yaygın siber suçlar ve siber güvensizlik
  9. Doğal kaynaklar krizi
  10. Geniş ölçekli zorunlu göç

Bu risklerle ilgili detaylı açıklamayı ve önümüzdeki 10 yıl için öngörülen riskleri aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:

https://www.weforum.org/publications/global-risks-report-2023/digest/

Ekonomi ve Artam Yaşam Maliyetleri

2022 senesinde başlayan savaş büyük bir belirsizlik yarattı. İçeride izlenen ekonomik politikalar sebebiyle 2023 senesi ise bizim için fakirliğin ve eşitsizliğin arttığı bir yıl oldu. Belli bir birikimi olan gruplar uygulanan politikalar neticesinde emek harcamadan çok fazla kazanç elde ettiler ve etmeye devam edecekler. Covid-19 salgını tüm dünyada fakirliği azaltmak amacıyla yapılan çalışmaları sekteye uğrattı. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğine bağlı yaşanan doğal afetler, zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da açılmasına yol açtı. Ayrıca Dünyada üzerinde yaşanan bazı jeopolitik gerilimler sonucu kıymetli elementlere talebin artması ve korumacılık nedenleriyle yaşam maliyeti yüksekliği birkaç sene daha önemli sorunlardan biri olarak gündemde kalacağı birçok uluslararası kuruluşun raporlarında yer alıyor. Ülkemizde ise gıda üretiminin yetersizliği, ithal girdiye olan bağımlılık ve artan iç talep nedeniyle fiyatlar artmaya devam edecektir. (Çatışmalar, doğal afetler gibi nedenlerle Türkiye’ye yaşayan yabancı nüfusun yarattığı ilave talep ve fiyatlara etkisi konusunda analizler yetersizdir.)

Dünya Bankası tarafından 2020’li yılların sonuna kadar dünya ekonomisinde büyümenin 1990’lardan beri görülen en düşük seviyede kalacağı tahmin edilmektedir. Bu durum Türkiye’nin dış ticarette istediği gelişmeyi yakalayamayacağına işaret ediyor. Büyük dünya güçleri arasında artan gerilimlere bağlı olarak artan ekonomik korumacılık Türkiye ve gelişmekte olan diğer ülkelere olumsuzluk olarak yansıyacaktır. Amerika’da ve önemli ticaret partnerimiz AB’de arzulanan ekonomik istikrar yakalanamadı. Ayrıca Rusya-Ukrayna savaşı Türkiye ekonomisini fiyat ve maliyetleri artırıcı yönde etkilemeye devam edecektir.

Artan Jeoekonomik Gerilim ve Ekonomik Çatışmalar

Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışma ikinci yılına girerken, ekonomiler ve toplumlar savaşın yan etkilerinden kolay kolay kurtulamayacaklar. Savaşın uzaması Türkiye için belirsizlikleri daha da artıracaktır. İç ve dış belirsizlikler, 2024 için özellikle Türkiye’nin güvenliği açısından kötü sinyaller veriyor. ABD hem BOP Projesi nedeniyle hem de Çin Kuşak Yol Projesinde üzerinde bulunması nedeniyle Türkiye için büyük tehdit oluşturuyor. Bu belirsizlikler ve risklerin hükümetin kısa ve orta vadeli programlarında ne ölçüde hesaba alındı bilmiyoruz.

Önümüzdeki iki yılda küresel güçler (Çin, ABD, Rusya) arasındaki çatışmaların artacağı ve devletlerin piyasalara müdahalelerinin artmasıyla ekonomi savaşlarının norm haline geleceği öngörülüyor. Ekonomi politikaları, rakip güçlerin yükselişini sınırlamak için giderek saldırgan bir şekilde de kullanılacak. Bunların işaretlerini şimdiden görmeye başladık. Nitekim büyük güçler arası vesayet çatışmaları devam ederken bu ülkelerle iş yapan bazı şirketlerimiz uygulanmaya başlanan ambargolardan etkilenmeye başladılar. (Bu konuda Ray Dalio’nun “Dealing with the changing world order” isimli kitabını tavsiye ederim.)

Ayrıca uzun bir süre sonra en büyük ticaret partnerimiz Avrupa Birliği ülkelerinin silahlanma harcamalarını artırma kararı almaları, SİHA örneğinde olduğu gibi yeni teknolojilerin daha geniş bir aktör yelpazesine yayılması, gelişen teknolojilerde küresel bir silahlanma yarışına yol açabilir. Bu gelişmelerin Türkiye’nin dış ticaretini ne ölçüde etkileyeceği üzerinde bir çalışmaya da rastlamadım.

İklim Değişikliği, Çevre Sorunları ve Enerji

İklim değişikliği ve artan aciliyet karşısında tüm dünyada sürdürülebilirliğe verilen önemin arttığını gördük. PwC tarafından 2023 senesinde yapılan bir ankette yatırımcıların iklim değişikliği risk algıları 2022 senesine göre % 10 oranında artmış görülüyor. Bu konunun üzerinde ülkemizde de resmî kurumlarca yoğun şekilde çalışılıyor. Yenilenebilir enerji alanında 2024 yılında da yatırımlara devam edilecek. Ülkemiz de 2030 hedefleri doğrultusunda karbon ayak izini azaltmayı hedeflerken, güneş, rüzgâr ve hidrojen gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına sürekli yatırım yapılması gerekmektedir.

Ancak bu konu öncelikle bir bilinç ve farkındalık konusu olduğu için, karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik olarak hem kişisel hem de kurumsal tercihlerimizde, sürdürülebilir davranış ve uygulamalara daha fazla yer vermemiz gerekmektedir. Sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinin henüz istenilen seviyede olmadığı ülkemizde çevre bilinci gelişmemiştir. Önümüzdeki dönemde kamu ve özel sektör iş birliğiyle iklim değişikliği konusunda farkındalığın artırılması, yenilenebilir enerjinin önemi, çevre dostu ürünler ve sürdürülebilir iş uygulamaları da dahil olmak üzere endüstriler genelinde sürdürülebilirliğe verilen önemin sürdürülmesi ve farkındalığı geliştirici programlar yapılması gerekmektedir.

Doğal Afetler ve Olumsuz Hava Koşulları

Ülkemiz doğal afetlerin yoğun yaşandığı bir coğrafyada yer alıyor. Yapılan projeksiyonlara göre ülkemizin bulunduğu coğrafya önümüzdeki dönemde iklim değişikliğinden etkilenecek bölgeler arasında geçiyor. 2023 senesinde yaşanan deprem çok büyük hasara yol açtı, çok yüksek toplumsal maliyeti oldu. Ancak bütün bu yaşananlara rağmen insanımız ve siyasetçimiz bu gerçeği yeterince dikkate almıyor. Milli gelirimizin çok önemli bir bölümü deprem riskinin çok yüksek olduğu bir bölgede elde ediliyor. Büyük şehirlerimizin plansız ve ranta yönelik gelişimi yaşanacak doğal afetler karşısında büyük bir zafiyet oluşturuyor. Bir yandan sürdürülebilirlik konuşurken, öte yandan sistem sürdürülebilir olmayan bir yapıyı beslemeye devam ediyor. Önümüzdeki 10 yıllık süreçte üretim merkezlerimizin yavaş yavaş deprem riski yüksek bölgelerden taşınması ve bu bölgelerde nüfus yoğunluğunun azaltılması akılcı bir yaklaşım olacaktır. Bugün kentlerimiz, sürdürülebilirlikten uzak, doğayı ve çevreyi dikkate almadan, geleceğe yönelik çok büyük riskler taşıyarak büyümektedir. Örneğin İstanbul’a yağan yağmur miktarı artık şehrin kontrolsüzce artan nüfusunun ihtiyaçları karşısında yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu plansızlık böyle devam ederse önümüzdeki 10 yılda, suyun dışında kent yaşamının tüm alanlarında artan sıkıntılar ve sınırlamalarla karşılaşacağız.

Düzensiz Göç

Toplumlar arasında yaşanan çatışmalar ve hükümetimiz tarafından izlenen politikalar neticesinde Türkiye düzensiz göçün hedefi oldu. Projeksiyonlara göre zorunlu göç önümüzdeki 10 yıllık süreçte önemini korumaya devam edecek. Daha geçen hafta Avrupa Parlamentosu yeni göçmen anlaşmasını kabul etti. Yasa Avrupa aşırı sağının zaferi olarak nitelendi. 2024 yılında yürürlüğe girecek ve tam anlamda uygulanması iki yıl alacak. Yasaya göre göçmen kabul etmek istemeyen ülkeler, göçmen kabul eden ülkelere para ödeyebilecek veya bu göçmenleri 3. bir ülkede tutabilecek. Bu mekanizma, tehlikeli sayılan, iş birliği yapmayan veya Hindistan, Tunus ve Türkiye gibi ülkelerden gelen herkes için geçerli olacak. Burada önemli olan şu; göç sorununa tepki olarak Avrupa aşırı sağının güçlenmesine, siyasi sahneyi bütünüyle biçimlendirmesine tanık oluyoruz. Avrupa’nın genelinde siyaset yabancı düşmanı bir çehreye bürünüyor. Bu gelişmeler bizi ne ölçüde etkileyecek onu da bilmiyoruz.

Ayrıca göç ve nüfus hareketlerinin yarattığı kültürel değişim, yeni kimlikler ve çeşitlilik etrafındaki tartışmalar dünya çapında toplumları sarsmaya başladı. Bu hareketler politikaları, kurumsal uygulamaları ve toplumsal normları etkilemeye başlayacak ve göçler devam ettiği sürece bu konuda tüm dünyada daha sert korumacı önlemlerle karşılaşacağız.

Kültürü çok farklı toplumlardan gelen insanların uyum sorunu yaşaması, Türkiye’de kaynak yetersizliği nedeniyle bu nüfusa verilecek hizmetlerde aksama yaşanması ve mevcut sorunlara ilave olarak ekonomik baskı ve güvenlik sorunu oluşturmaya devam edecektir. Gelen nüfusun kalitesizliği yüzünden bu nüfusun yerleştiği büyük şehirlerde her türlü yasa dışı oluşum yaşam imkânı bulacaktır. Bu sorunlarla yapılacak mücadele bizlerin karşılaması gereken ilave bir toplumsal maliyet yaratacaktır. Bu maliyet bilinçsizlik yüzünden maalesef yeterince dikkate alınmamaktadır.

Politik Kutuplaşma

Pek çok ülkede, uluslararası ilişkileri etkileyen artan siyasi kutuplaşma yaşanıyor. Popülist politika ve politikacıların yükselişi, yanlış bilgilendirme, algı yönetimi ve ifade özgürlüğü etrafındaki tartışmalar, küresel ittifakların değişen rolü, bu alanın temel dinamiklerini oluşturacak. Aslında burada söylenecek çok şey var; 2024’te Avrupa’da ve Dünya genelinde aşırı sağda yaygın bir yükseliş yaşanabilir; Trump bir sonraki ABD başkanı olabilir. Yanlış bilgilendirme, sivil toplumu, siyasi yapıları ve insanların demokrasiye olan inancını tehdit etmeye devam edecek. Avrupa ve Amerika’nın Putin politikaları, Ukrayna’ya ilaveten Baltık ülkeleri ve dünya için istenmeyen sonuçlar yaratabilir.

Ülkemizde de politik liderlerin aşırı sağa yönelik tavizleri iç barışı bozucu ve çatışmacı bir seyir izliyor. Bu politikalar böyle devam ettiği takdirde önümüzdeki dönem sosyal sınıflar arasında en basit sorunlar karşısında bile uzlaşma şansı kalmayacaktır. Genel ekonomik durumun bozulması da toplumsal kutuplaşmayı olumsuz etkileyecektir. Politik kutuplaşmanın ilk belirtileri bugün resmî kurumların bile kendi aralarında yaşadıkları çatışmalardır.

İş Hayatı, Uzaktan Çalışma ve Teknolojik Gelişmeler

Eğitim ve İş dünyasının dönüşümü, yapay zekanın ve diğer teknolojilerin devam eden gelişimi 2023 senesinin önemli temaları oldu. 2024’te yaşam maliyetlerindeki artışın ve yapay zekâ uygulamalarının eğitim ve iş dünyasındaki üzerindeki etkilerini görmeye devam edeceğiz.  Pandeminin hızlandırdığı uzaktan çalışmanın önemi önümüzdeki dönemde de artarak sürecek. 19.yüzyılda evden ofise taşınan iş yaşamı tekrar eve dönmeye başladı. Önümüzdeki 10 senelik süreçte yeni teknolojilerin uygulanmasıyla ev ve ofis ayrımı ve tasarımı hızla değişecektir. Yaşam boyu öğrenmeye, dijital okuryazarlığa ve değişen iş piyasasına uyum sağlamaya giderek artan bir vurgu var. Sıradan olan şimdiye kadar üretilmiş ansiklopedik bilgiye dayalı her türlü insan becerisinin önemi ve emek karşılığı yapay zekâ uygulamalarının gelişimiyle irtifa kaybetmeye başlayacak. Yapay zekanın neden olacağı tsunami dalgaları hem beyaz hem de mavi yakalıların yaptığı birçok geleneksel işi yok edecek. Bu gelişmeler, yeterli yetişmiş bilişim kadrolarına sahip olmayan, hala emek yoğun çalışan, teknolojik sıçramayı gerçekleştirememiş, bilgi toplumuna uyum sağlayamamış ve eğitim düzeyi düşük geniş bir nüfusa sahip ülkemizi olumsuz etkileyecektir.

Son söz; bu yazımda Dünya Ekonomik Forumunca belirlenen risklere ve ülkemizi önümüzdeki dönemde de etkilemeye devam edecek ana trendlere yer verdim ve bu alanlarla ilgili öngörülerimi paylaştım. Elbette bunların dışında başka gelişmeler de olabilir. Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu sorunlar inanılmaz derecede karmaşık. Tüm karmaşık sosyal sistemlerde olduğu gibi bu dinamikler birbirleriyle etkileşim içindeler. Kaos teorisinin mantığında olduğu gibi her şeyi öngöremeyiz ama dünya karmaşık bir sistem olduğu için Brezilya ormanlarındaki kelebeğin kanat çırpışı başka dinamiklerle etkileşime girebilir, öngörülemeyen sonuçlar yaratabilir.

2024’e adım atarken, liderlerin birçok tehditle karşı karşıya kalacağı açık. Bugün insanlığın karşılaştığı en büyük zorluklardan bazılarına (ekonomik eşitsizlik, sağlık, iklim değişikliği) rağmen, ilerlemeyi sürdürmek için derin ve sürdürülebilir sistem değişikliğine ihtiyacımız olacak. Bunun için de mevcut paradigmaların değişmesi lazım. Seçimli yönetim sistemleri nedeniyle politikacıların kısa vadeli düşünme alışkanlıkları gelecekte bugünkü tehditlerin daha ciddi boyutlara gelmesine yol açabilir. Kanımca şu anda toplum için bilimsel olarak gerekli olanla, politikacı için gerekli olanın eşlemediği bir dönemden geçiyoruz.

​2024’ün, hepimiz için başarılı ve huzurlu geçmesini dilerim.

Sürdürülebilirlik ve Kültürün Önemi

Son yıllarda sürdürülebilirlik, şirketler için moda bir kelimeden ziyade iş yapmanın ayrılmaz bir parçası haline geldi. İklim değişikliği, hava kirliliği, azalan doğal kaynaklar ve artan toplumsal baskılar dünya çapında endişe yaratıyor. Şirketlerin çevre kaynaklı riskleri artıyor.

Sürdürülebilirliğe odaklanmak yalnızca SDG (Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri) hedeflerine katkıda bulunmak için bir fırsat değil, aynı zamanda sürdürülebilir rekabet avantajı ve paydaş yönetiminin de önemli bir kaynağı olduğunun farkına varılmaya başlandı. Aynı şekilde yatırımcılar da çevresel, sosyal ve yönetişim konularını gündemlerinin en üstüne koyuyor ve şirketlerden sürdürülebilirlik sorunlarının çözümüne katkıda bulunmalarını bekliyorlar.

Ancak şirketin sürdürülebilirlik değerlerini uygulamalara dönüştürmek her zaman kolay değil, şirketin kültürü sürdürülebilirlik hedeflerinde başarılı olma yeteneği üzerinde önemli bir etkiye sahip olabiliyor. Sürdürülebilirliği ‘iş yapma şeklimiz’ olarak tanımlayan çok sayıda kurumsal sürdürülebilirlik raporuna rağmen, şirket liderleri sürdürülebilirliği günlük kararlarına ve süreçlerine nasıl dahil edecekleri konusunda net bir anlayışa sahip değil. Bu nedenle birçok kuruluş bir sürdürülebilirlik kültürü oluşturmaya ve çalışanlarını sürdürülebilir büyüme süreçlerine dahil etmeye çalışıyor.

Sürdürülebilirlik Kültürünün Önemi

Sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin ve şirketlerin sürdürülebilirlik uygulamalarının önemini vurgulayan çok sayıda yazılı kaynak var. Ayrıca gerek uluslararası kuruluşlar gerekse de akademisyenler tarafından bu konuda konferanslar da düzenleniyor. Birçok şirket, hava kirliliğini önlemek, kaynak kullanımını azaltmak ve sürdürülebilir bir yaşam şekli geliştirmek için, politikalar, ürünler ve/veya süreçler uygulamaya koyuyorlar.  Ancak birçok bilim insanı, bu değişikliklerin yetersiz olduğunu, çünkü bunların yalnızca yüzeysel olduğunu ve sürdürülebilir organizasyonların ve endüstrilerin oluşumuna yardımcı olmadığını savunuyor. Bu bilim insanlarının öngörülerine göre sürdürülebilirlik amaçlı şirketler önemli kültürel değişim ve dönüşümlerden geçmek zorunda kalacaklar. Ana fikir, kuruluşların kurumsal sürdürülebilirliğe doğru ilerlerken sürdürülebilirlik odaklı bir organizasyon kültürü geliştirmeleri gerektiğidir. Sürdürülebilirlik kültürü oluşturmak ise, sürdürülebilirliği günlük kararlara, genel şirket amacına ve stratejilerine entegre etmek ve sürdürülebilirliği günlük faaliyetlerin bir parçası haline getirmek anlamına gelir. Dahası, sürdürülebilir bir kuruluş sürdürülebilirliğe yönelik girişimleri, eylemleri ve taahhütleri ödüllendiren bir kültürü teşvik etmelidir.

Sürdürülebilirliği diğerlerinden farklı kılan nedir?

Şirketlerde birçok değişim projesi yürütülür. Bu projelerin çoğunda şirket kültürü baş edilmesi gereken önemli bir unsur bazen engeldir. Kültür değişimi türleri üzerine çok geniş bir literatür havuzu var. Örneğin toplam kalite yönetimini uygulamak, sağlık ve güvenlik kültürleri oluşturmak veya ekiplerde uyum kültürleri oluşturmak gibi. Ancak bu sefer önemli bir fark var; Çoğu organizasyonel değişim girişimi büyük ölçüde şirketin alanıyla sınırlıdır. Sürdürülebilirlik ise daha geniş bir toplumsal gündemin parçası, organizasyonun sınırlarının ötesine uzanıyor. Bugünkü yaşam biçimi ve şirket davranışları büyük ölçüde 19.yüzyıl Sanayi Devrimi sürecinde ortaya çıktı. Bireylerin ve kurum liderlerinin zihin haritaları bireycilik, özgürlük, tüketim, büyüme, kar gibi değerlerle şekillendi.

Ayrıca, değişim için gereken temel kaldıraçlar kuruluşun kontrolü dışında olabilir ve kuruluşun tedarik zincirinde veya kilit paydaşlarında bulunabilir. Bir sürdürülebilirlik yolculuğuna çıkacak olanların, organizasyonlar arası önemli iş birliklerine katılmaya istekli olması gerekir. Son olarak ve kanımca en önemlisi, sürdürülebilirliğe geçişte, mevcut paradigmaları yıkan iş modellerine veya yaklaşımlarına olan ihtiyaç duyulabilir.

Bu değişim nasıl yapılacak?

Bir şirketin kültürünü kurucu liderleri ve çalışanları şekillendirir. Eğer sürdürülebilir kalkınmanın bazı yönleri kuruluş liderlerinin ve üyelerinin zihniyetinin bir parçası değilse, kurumsal sürdürülebilirlik faaliyetleri ana işi verimli bir şekilde etkilemeyecek ve başarısızlık olasılığı daha yüksek olacaktır.

Bir şirketin kültürünü araştırırken ilk olarak şirketin misyonuna ve değerlerine bakarız. Ancak bu yeterli değildir çünkü kültür bundan çok daha fazlasıdır. Genellikle faydalandığım Edgar Schein’ın kültürel değişim modeline göre, şirketlerin kültürleri, görünen yapılar/eserler düzeyinde ve kısmen de değer ve inançları düzeyinde değiştiğini ortaya koyuyor. Bu değişimi yapabilmek için sürdürülebilir bir yaşama ait değerlerin ve davranış biçiminde köklü bir değişiklik yapılarak özellikle yukarıda da belirttiğim üzere 19.yüzyıldan itibaren insanların yaşam biçimlerini etkilemiş olan paradigmalarda köklü değişiklik yapılması ve bireylerin doğayı bedava bir kaynak olarak görmeyi bırakıp maliyeti olan bir doğal sermaye olarak bakmaları gerektiğine yönelik bakış açısı kazandırılması gerekmektedir. (E.F. Schumacher)

Özetle;

Sürdürülebilirlik kültürü oluşturmak bir süreçtir. Kolektif bir çabayı ve açık bir sürdürülebilirlik stratejisi gerektirir. Sürdürülebilirlik etrafında inşa edilen bir çalışma modeli, açık bir rekabet avantajı sağlar ve endüstri trendleri ve zorluklarının bir adım önünde yer alır.
Bazı çalışanların değişim ajanı rolü oynayarak, çalışanlara sürdürülebilirlik farkındalığı eğitimleri verilmesi veya şirket içi çalıştaylarda rol oynamaları önemlidir.
Sürdürülebilirlik kültürünün teşvik edilmesi, çalışanların daha büyük bir amaç duygusuna sahip olmalarını ve işletmeyle birlikte büyüme konusunda daha fazla istek ve bağlılık hissetmelerini sağlar. Üstelik çalışanlar, değerleri birbirini güçlendirdiğinde, değer farklılaşması nedeniyle kendilerini örgütün amacından ayrılmış hissetmeyeceklerdir.
Sürdürülebilir yaşam ve çalışma felsefesinin, unvanları ne olursa olsun tüm çalışanların günlük odak noktası ve şirket normu haline getirilmesi ve insanların işe, hatta daha da önemlisi dünyaya bakış açılarına yerleştirilmesi gerekiyor.

Yeni Bir Yaşam Paradigması: Aydınlanma 2.0

Bugün sorun nedir?

Son yıllarda dünyada yaşanan iklim ve çevreyle ilgili değişimlerin etkileri ve nedenleri birçok kavramla birlikte sürdürülebilirlik kavramını gündeme getirerek, yeryüzünü paylaşan insanların ve kurumların bu sorunla başa çıkabilmek için gerekli önlemlerin tartışılmasının yolunu açtı.

Sürdürülebilirlik kavramı genel anlamıyla belirsiz bir süre boyunca bir durum veya sürecin sürdürülebilme kapasitesini ifade eder (WordNet, 2008). Bu genel anlamıyla sürdürülebilirlik birçok farklı şekillerde algılanabilmekte ve tanımlanabilmektedir. Sürdürülebilirlik, temelde ekoloji ve ekolojik sistemlerin fonksiyonlarını, süreçlerini ve üretkenliğini gelecekte de devam ettirebilme yeteneği olarak algılanmaktadır (Chapin, Torn ve Tateno, 1996: 1017). Dünya kaynaklarının ve çevrenin insan faaliyetleri sonucu tükenme sınırına doğru ilerlediği konusunda artık genel bir görüş birliği bulunmaktadır.

21. Yüzyılın başlangıcı itibariyle küresel ölçekte ekonomik, çevresel ve sosyal krizlerin artışa geçtiğini görüyoruz. Finans, beslenme, yakıt, su sıkıntısı, kaynak kıtlığı, doğal afetler, kitlesel yoksulluk, toplu göçler, köktencilik ve terörizm. Her alanda bozulma başladı. MİT’ten Prof. Otto Scharmer içine girdiğimiz yeni dönemi yukarıda değinilen sorunların toplumların gelişmişlik düzeylerine göre farklı etki yapması nedeniyle “Kırılma ve Ayrışma Çağı” olarak tanımlıyor.

Bugün yaşananlar dünyada modernlik ve sanayi devrimi ile başlayan, Aydınlanma 1.0 diye adlandırdığım gelişmiş batı toplumlarının modern yaşam, düşünce ve davranışlarını şekillendiren alışılmış sistem ve paradigmanın artık sürdürülebilir olmadığını gösteriyor. Aradan geçen iki asırlık süreçte dünya üzerindeki nüfus ve sosyal yapı çok değişti. Hızlı nüfus artışı, aşırı üretim ve tüketim bugün kaynakların hızla tükenmesine ve çevrenin erozyonuna yol açtı. En basit örnek; ülkemizde 50-60 sene önce bir deniz balığı bolluğu yaşanıyordu. Bugün yeni nesil, balık diye akvaryum balıklarını yiyor! Dünya yeni bir yaşam paradigması ve ekonomik sistem ihtiyacının sancılarını çekiyor. Bugün yaşadıklarımız birer semptom. Yalnız bilmemiz gereken bir şey var; Thomas Kuhn’un bilimsel devrimler ve Arnold Toynbee’nin uygarlıkların yükselişi ve düşüşü konusundaki çalışmalarının ardından, bir ekonomik paradigma bir dönemin en büyük sorunlarına yararlı cevaplar sağlayamadığında, toplumun er ya da geç bir geçiş dönemine gireceğini söyleyebiliriz.  

Peki bu duruma nasıl geldik?

Bugün; iklim değişikliğinden toplumsal eşitsizliğe, yapısal ırkçılıktan aşırı tüketime, okyanuslardaki plastik atıklardan gıda israfına kadar karmaşık ilişkiler ağına dayalı problemler, yaklaşık 17.yüzyılda başlayan 19.yüzyılda olgunluğu erişen modernleşme sürecinin, içinde bulunduğumuz yüzyılda dünya üzerinde yarattığı olumsuzlukları diyebiliriz. Aydınlanma 1.0 sürecinde insanlar barbarlık aşamasından, doğal kaynakları hammadde olarak kullanmayı öğrendikleri uygarlık aşamasına geçmişler ve bu dönem insanların değerlerinde, hayat tarzlarında, dillerinde, geleneklerinde, inançlarında ve davranışlarında özetle yaşam biçimlerinde köklü değişikliklere sahne olmuştur. (Bauman, 2003) Bireysel düzeyde geleneksel ahlaki değerlerin baskısından kurtulan insanların, bilinçli birey olmanın getirdiği bağımsız ve özgür düşünme, günlük hayatlarında önemli değişimlere yol açtı. Bunlardan en önemlisi Weber’e göre insanların çalışma ve işyerlerinin ayrılmasıdır. Bu ayrımın ve modernliğin olumsuz yönünü teşkil eden ve liberal düşünürler tarafında oluşturulan ekonomik düşünme sisteminin yol açtığı piyasa ekonomisibırakın yapsınlar bırakın geçsinler” düşüncesinin ürünüdür. Ekonomik düşünme sistemleri toplumların geleceğini şekillendirmeleri bakımından önem taşır. Yeni düzende iki önemli aktör vardır: rasyonel insan ve şirketler. Dolayısıyla yeni dönem bu aktörlerin etrafında şekillenmiştir.

Sidney Teknoloji Üniversitesi öğretim üyelerinden Dunphy ve Benn “Organizational Change For Corporate Sustainability” isimli kitaplarında 19.yüzyılın başında modern organizasyonun ortaya çıkışını bütün bu olumsuz gelişmelerin başlıca tetikleyicisi olduğunu savunmaktadırlar.

Geleneksel firma teorisinde, bir ticari firmanın temel amacı kar maksimizasyonudur. İhtiyaçların ve teknolojinin sabit veri olarak alındığı bir bağlamda, tam rekabetçi bir ortamda ürünün fiyatı ve üretim miktarı, yalnızca karı maksimize edecek şekilde belirlenir.

Bugün özellikle uluslararası şirket diye isimlendirilen organizasyonlar sahip oldukları dinamizm ve kapasiteyle bu amaç doğrultusunda yeryüzü kaynaklarını tüketerek doğayı ve toplumu şekillendiriyorlar. Kurumsal otokrasi ve neo-liberal kuramların baskın olduğu serbest piyasanın değerler sistemi, gezegenin ekolojik dengelerini tahrip ederek, milyonlarca insanı fakirliğe sürüklemektedir (Örnek; Brezilya yağmur ormanları). Doğal kaynaklar kurumsal karlılık için yağmalanırken fabrikaların zehirli atıkları yeryüzündeki canlıların yaşam alanlarını hızlı bir şekilde yok etmektedir. Bu kirlenme Türkiye gibi teknoloji ve sermaye kıtlığı çeken az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha da belirgindir. İşte sorun burada; üretim organizasyonlarımızı, mevcut örgütleri yok etmeden, insanlara ve yeryüzündeki diğer yaşama zarar vermeden ve ekolojik dengeyi koruyarak nasıl değiştirebiliriz?

Değişim için ne yapabiliriz?

Bir şeyi değiştirmek için önce onu derinlemesine anlamanız gerekir. Bu değişimde milyarlarca insanın ve yüzbinlerce şirketin hem özne hem de nesne olduğu insan toplulukları söz konusuysa, sistem düşüncesi yaklaşımı en doğru yöntem olacaktır. Başlangıçta söz edilen olumsuzluklar sistemi oluşturan aktörlerin karşılıklı ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla çalışmaya bu ilişkilerin incelenmesiyle başlamak gerekir.

Aydınlanma 1.0 sürecinde ortaya çıkan en önemli olgular, ulus devletlerin ortaya çıkışı, modern şirketin oluşumu ve rasyonel birey ve rekabet kavramıdır. Bugünkü ekonomik sistemin işleyişini bu yapılar belirlemektedir. Ayrıca dünya üzerindeki insan topluluklarının hegemonya mücadelesi de analizlerde dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla Aydınlanma 2.0 başlığı altında mevcut yapıların işleyişi tartışmaya açılarak, sürdürülebilirlik amaçlı yeni tanımların tüm insanoğlu tarafından kabul edilmesine ihtiyaç vardır.

Mevcut düzen içinde yukarıda belirtildiği üzere iki önemli aktör var: Rasyonel insan ve rasyonel şirketler. Dolayısıyla değişim yolunda akademisyen ve diğer değişim ajanlarının öncelikli hedefi insanlar olmalıdır. Değişim bireyle başlar. Dünyanın bugün karşı karşıya olduğu karmaşık sorunlara karşı harekete geçmek için mümkün olduğunca çok insana ihtiyacı var. Hepimiz, her gün eylemlerimizle dünyanın işleyişine katkıda bulunuyoruz. Satın aldığımız şeyler, yediğimiz yiyecekler, başkalarıyla ve doğal çevreyle etkileşim şeklimiz: bunların hepsi, insanların gezegen üzerinde bıraktığı kolektif etkiye katkıda bulunuyor. (Anatomyofaction.org)

Bireyle başlayan değişim sürecinin şirketlerde liderlerle devam etmesi lazım. Şirket performansları, borsadaki hisse değerleri, üretim miktarları, büyüme ve kar gibi geleneksel firma teorisinin parametreleri ile değerlendirilmeye devam ettiği sürece statüko devam edecektir. Sürdürülebilirlik gurusu John Elkington, işletmelerin başarılarını yalnızca geleneksel finansal performans (çoğunlukla kâr, yatırım getirisi [ROI] veya hissedar değeri olarak ifade edilir) ile değil, aynı zamanda daha geniş ekonomi, çevre ve faaliyet gösterdikleri toplum üzerindeki etkileriyle ölçmek gerektiğini vurgular.

Üret, tüket, yatırımı büyüt, üret, tüket, israf et döngüsüyle çalışan mevcut piyasa ekonomisi paradigmalarına dayalı ekonomik sistemin, dünya kaynaklarının kirlenme ve yok olma sürecine girmiş olması nedeniyle sürdürülebilmesi mümkün değil. Birbirimizi bindiğimiz arabalarla tükettiğimiz eşyalarla değerlendirdiğimiz bir model anlayışı devam ettiği sürece bugünkü sorunlar ağırlaşacaktır.

Gerçek şu ki artık bir azınlığın ihtiyaçlarından ziyade dünyanın ve geniş kitlelerin ihtiyaçlarını dikkate alacak bir üretim ve bölüşüm sistemine ihtiyaç var. Bugün bu sistemin çok detaylı bir tarifini yapamayız ama sorunlar ortada. En azından neyin yanlış olduğunu ve insanoğlunun hangi eylemlerinin bu sorunlara sebebiyet verdiğini biliyoruz.

“Davranış biçimimizi değiştirmek için önce düşünce biçimimizi değiştirmeliyiz.” Donella Meadows

“Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi olun” Gandhi

Derleyen

Serdar Yurdakul
Temmuz 2022

Covid-19 Sonrası İş Dünyası

Korona virüs salgınının sağlık ve ekonomi üzerindeki etkisi endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Ancak salgın öncesi durumu hatırlarsak şirketlerimizi ve ekonomimizi etkileyen bazı gelişmeler çok önceden başlamıştı. Son birkaç yıldır çalıştığımız ortamların en büyük özelliği giderek artan belirsizlik, karmaşıklık ve değişkenlik. Uluslararası politik sorunların ekonomilere yansımaları, teknolojinin devletler arasında rekabet unsuru olarak öneminin artması toplumları ve ekonomileri istikrarsızlaştırıyor. Bunların bir kısmına 21 Aralık 2019 tarihli Dünya Gazetesinde yer alan “2019-sona-ererken-sirketlerimizi-etkileyecek-gelismeler-ve-riskler” başlıklı yazımda değinmiştim. Korona virüs salgını şirketlerin yapması gereken değişimleri daha da hızlandıracağı gibi, dünyadaki bazı bilinen gelişmelere ilave olarak sağlık konusunun da iş hayatı üzerindeki etkisi bundan böyle hesaba katılması gereken bir faktör olacak. Her nesil etkilenmese de salgınlar dünya tarihindeki en önemli afetlerden biridir. Teknoloji alanında ise en önemli değişim, Dördüncü Sanayi Devrimi kapsamında yapılacak olan çalışmalardı. Ancak korona virüs salgını, geleceğe yönelik olarak şirketlerimizin iş yapış şekillerinde bazı acil düzenlemelere gitmelerine ve kriz dönemine yönelik olarak süreçlerini gözden geçirmelerine yol açtı. Bu bağlamda, ‘işlerin geleceği’ ve otomasyon teknolojilerinin (örneğin yapay zekâ, robotik vb.) işler üzerindeki etkisi hakkında yapıcı bir tartışma yürütmek, artan belirsizlik ve karmaşıklık nedeniyle bugün biraz daha zorlaştı.

Neredeyse bir yıldır yaşananlar artık sabit yatırımların şirketlere yük olduğu gösterdi. Büyük ofisler, atıl kalan geniş kapasiteli makineler, gereksiz bilgisayar hacimleri vs. gibi yatırımlar bu dönemler atıl kalarak şirketlere yük oldu. Atıl kalan sermaye yatırımlarının istikrarsızlık dönemlerinde ilave bir ekonomik maliyet oluşturduğu göz önüne alınırsa hizmet ve üretim modellerimizin gözden geçirilmesi gündeme gelecektir. Bu kadar büyük ve pahalı mekânlarda çalışmak zorunda mıyız? Yaşananlar çerçevesinde gelecekte benzer bir tehdit karşısında iş süreçlerimizi ne şekilde değiştirmeliyiz? Müşterilerimizle kopan ilişkiyi dijital ortama ne şekilde taşıyabiliriz? Değişen alışveriş alışkanlıkları karşısında ne gibi önlemler almalıyız? Hangi pozisyonlar uzaktan çalışabilir? Uzaktan çalışmak zorunda kalan insan kaynaklarımızın motivasyonunu nasıl yüksek tutabiliriz? Yeni normalde şirketimize hangi yetkinlikleri kazandırmalıyız? Vs. gibi sorulara verilecek cevaplar öncelikle tartışmamız gereken konular olacak.

Sonuç olarak Covid-19 salgını şirketlerimiz için bir stres testi rolü oynadı. Bazı şirketler piyasadan çekilmek zorunda kaldılar, kalacaklar. Sermayeleri ve yetkinlikleri yeterli şirketler bu testten başarılı çıkacaklar. Burada anlaşılması gereken çok önemli bir husus var. Yeterli işletme sermayesine sahip olmak. Türkiye’de bir sürü şirketin işletme sermayesi yetersizdir bu yüzden işlerini genellikle banka kredileri ile çevirirler. Bir tane çekleri ödenmediği zaman zor durumda kalırlar. Gelecekte değişimin hızı ve dünyada yaşanması muhtemel afetler karşısında dayanıklı olabilmek için, işletmelerde yüksek karın yerini güçlü sermaye ve sürdürülebilir bir kazanç paradigması benimsenmelidir. Kısa vadede yüksek kazanç mantığıyla çalışan firmaların bundan böyle yaşam eğrileri çok kısa olabilir. Karların ve ciroların büyük düşüş gösterdiği dönemlerde verimli sürdürülebilirlik çok daha fazla önem kazanıyor. Yeni dönemde verimlilik, değişim yönetimi, risklerin değerlendirilmesi, kriz yönetimi, sürdürülebilirlik ve iş organizasyonu önemi artacak başlıklar olacaklar.

Yeni normali doğru okuyup, doğru hamleler yapmaya devam eden firmalar bu mücadelenin sonunda hayatta kalıp yollarına devam edecekler. Bu dönemde yaşadıklarımızı ileriki yıllarda muhtemelen Covid-19 öncesi ve Covid-19 sonrası diye hatırlayacağız:)

Organizasyonunuz 20. Yüzyıla mı takılı kaldı?

Dünyada toplumların sürdürülebilirliğini etkileyecek hususlar bilim insanları tarafından özellikle son 20 senedir tartışılmaktadır. Bu amaçla 2012 senesinde Birleşmiş Milletler tarafından 17 alanda amaç/hedefler belirlenmiştir. Bunların ne olduğunu merak ederseniz  https://www.tr.undp.org/content/turkey/tr/home/sustainable-development-goals.html  adresinden detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Peki, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin organizasyonlarımızla ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz ama şirketinizin bir fanusun içinde yaşadığını zannediyorsanız yanılıyorsunuz. O devirler çoktan geçti.  Dünya 30 yıl önce çok farklı bir yerdi. Büyük şirketler güçlüdür inancı geçerliydi. Bu şirketler kapılardaki güvenlik görevlileri ve santrallerdeki resepsiyon görevlileri tarafından fiziki olarak korunurken, potansiyel rakiplerin pazarlara giriş engelleri yüksekti. İnternetin büyümesi tüm bunları değiştirdi. Mesafe kavramının anlamı değişti. Şirketlerin ve bireylerin birbirlerinin menfaatleri için birbirleriyle iletişim kurmaları ve işbirliği yapmaları hiç olmadığı kadar kolaylaştı.  Artık ne kadar büyük olduğunuzun, sermayenizin gücü, piyasadaki en yetenekli insanların sizde çalışması, giriş kapısındaki sıkı güvenlik ve firewall korunmanız şirketinizi toplumların karşı karşıya olduğu bazı tehditlerden koruyamayacağını yaşanan son virüs salgını gösterdi. Dünyanın en güçlü şirketleri bir iki ay içinde hükumetlerine avuç açar duruma geldiler. Bugün pandeminin etkisi yavaş yavaş azalıyor ama geleceğe dair bir sürü belirsizlik var. Mesela pandeminin ikinci dalgası konuşuluyor, siber saldırıların artacağı konuşuluyor. 21 Aralık 2019 tarihli https://www.dunya.com/kose-yazisi/2019-sona-ererken-sirketlerimizi-etkileyecek-gelismeler-ve-riskler/459088  başlıklı yazımda değindiğim hususlar pandemiyle birlikte daha da önem kazandı. Şirketler önümüzdeki dönemde üretimde insan faktörüne bağımlılıklarını azaltmak için otomasyona ve uzaktan çalışma teknolojilerine daha fazla yatırım yapacaklar. Bu konuda yapılan çalışmalar hızlanacak.

                                                               X                             x                             x

Bu yıl klasik fonksiyonel örgütlenmenin 100. doğum gününü kutlandı. Neredeyse tüm şirketler için standart haline gelen fonksiyonel organizasyonu icat eden, General Motors’un başkanı Alfred P. Sloan’dı. Bu örgütlenme biçimi şimdiye kadar kapitalist ekonomilere ve kamu yönetimine iyi hizmet etti. Küreselleşen ekonomilerin artan entegrasyonu ve karmaşıklığının artması, müşteri odaklı süreçlere olan ihtiyaç bu modelin etkinliğini bir süredir tartışılır hale getirdi. Bugün çoğu bir dijital platformdan ibaret olan yeni bin yılın şirketlerinin sadece marka değerleri ile bugün üçüncü dünyadan birçok ülke satın alabiliyorsunuz!  Dünyanın en büyük taksi şirketi olan Uber, hiçbir araca sahip değil, Facebook, Twitter ve YouTube dünyanın en popüler medya sitelerinden üçü herhangi bir içerik oluşturmuyor, Alibaba dünyanın en değerli perakendecisinin envanteri yok ve Airbnb dünyanın en büyük konaklama sağlayıcısına sahip herhangi bir gayrimenkul sahibi değil. Eski rakipleri endüstri 2.0 iş işletim modeli diye adlandırabileceğimiz modelle iş yapmakta ısrar ederken, ağ merkezli örgütlenen geleceğin kuruluşları iş yapma biçimini değiştirdiler. Müşterilerle ve tedarikçilerle sürekli ilişki içinde olan bu platformlar sadece kendi kaynakları ile sınırlı kalmayarak milyonlarca insanın IQ’suna da sürekli erişim sağlayabiliyorlar.

 Son üç aydır yaşananlar artık sabit yatırımların şirketlere büyük yük olduğunu gösterdi. Büyük ofisler, büyük kapasiteli makineler, gereksiz bilgisayar hacimleri vs gibi yatırımlar bu dönemlerde atıl kalarak şirketlere yük oldular. Önümüzdeki dönemlerde belirsizliklerin ve risklerin azalmayacağı, hatta yeni tip tehditlerin tartışılmakta olduğu dikkate alınırsa, özellikle istikrarsız piyasalara üretim yapan firmaların dünyadaki yeni iş modellerini ve örgütlenmeleri dikkate alarak hizmet ve üretim modellerini gözden geçirmeleri kaçınılmaz bir gerçektir. Dünyanın yeni normalinde 20. Yüzyıl şirketi ölüyor ve yerini tamamen yeni bir şekilde faaliyet gösteren, yöneten yeni bin yıllık şirket türü alıyor. Yeni yönetişim ve işbirliği kalıpları ortaya çıktı. Şirketlerin rekabet avantajlarını koruyabilmeleri ve hayatta kalabilmeleri için öğrenmeleri ve dönüşmeleri gerekiyor ve gereken değişim ihtiyacı sadece yapısal değil aynı zamanda yeni bir zihniyetle de ilgili. Maalesef mevcut yapılar ve bu yapıların arkasındaki zihniyetler artık sürdürülebilir değil.

Serdar Yurdakul

Suçlu aramayalım sistem kuralım

Geçenlerde yine bir tren kazası oldu. Bu olaylara kaza demek doğru mu bilmiyorum. Şimdi yaşanan bu kazaları farklı pencerelerden çağdaş bilim yaklaşımları ile değerlendirmek istiyorum. Hızlı tren ilk seferlerine başladığında içimden eyvah demiştim! Neden? Toplumların gelişme evrelerinde, düşünce sistemleri, bilinç, eğitim, insani gelişmişlik düzeyi, teknoloji, hukuki yapılar ve nihayet toplumun genel gelişmişlik düzeyi birbirinden kopuk ilerlememesi gerekir. Her dönem, her teknoloji, onunla ilişkide olan insanlarda zaman içinde belirli bir bilinç düzeyi ve o döneme özel paradigmalar geliştirir. Dolayısıyla sadece eğitim yetmez, insanların bütün bunların bir arada olduğu sosyalleşme/gelişme süreçlerinden geçmesi gerekir. Bugün gelişmiş diye adlandırdığımız toplumlar, mevcut bilinç düzeylerine kendi icat ettikleri teknolojileri deneyerek, kullanarak birçok aşamadan geçerek ulaşmışlardır. Şimdi bizim için tehlike şurada; bu teknolojileri biz geliştiremiyoruz. Bunları teslim ettiğimiz insanların bilinç düzeyleri ve kurumların çalışma yöntemleri henüz Birinci Sanayi Devrimi düzeyinde. Şimdi Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojisini ithal ediyoruz ama yolu yapan taşeronun, trenleri yönlendiren memurların bilinç düzeyi henüz kara tren devrinde. Durum böyle olunca şimdi en büyük korkum ne biliyor musunuz? Nükleer enerji santralleri. Ya adam uyuyakalmışım derse. O zaman da herhalde cezalandırmak için enkaz aralarında suçlu ararız!

Yine tren kazasıyla basında yer alan bilgilerden ve soruşturma ifadelerinden ilgili birimler arasında bir kopukluk görülüyor. Makas değişikliği talimatı verilmişte, bir görevli bu çok riskli demişte, yönetim ısrar etmişte, makasçı unutmuş olabilirim demişte… Ben bu trene birkaç kez bindim demek kendimizi teslim ettiğimiz alt yapı buymuş! Bugün yüksek teknolojinin ağırlıklı yer aldığı bu gibi sistemler karmaşık (komplike) sistemler olarak adlandırılıyor. Kullandığınız trenin teknolojisi ne kadar üstün olursa olsun, ne kadar iyi eğitimli kondüktörleriniz de olsa, sistemin bütününü oluşturan parçalar ve alt sistemler arasında uyum ve işleyiş bütünlüğü olmadığı takdirde sistemden istediğiniz performansı alamıyorsunuz. Buna yaklaşıma modern bilim “sistem düşüncesi” diyor. Bugün İngiltere’de, Amerika’da, Avustralya’da ve daha birçok ülkede kamu görevlileri sistem düşüncesi konusunda eğitiliyorlar. Hatta bazı ülkelerde ilkokul düzeyinde bile eğitim veriliyor. Bu eğitimin amacı sorumluların yaptıkları işi bir sistemin parçası olarak görmelerini sağlamak ve eylemlerinin sonuçlarından sistemin tümünün etkileneceğini göstermek.

Şimdi bütün bunları sürdürülebilirlik kavramıyla ilişkilendirmek istiyorum. Bu konu yine batıda iklim değişikliğinin yaşanılan çevreye verdiği, vereceği zararlar kaygısı yüzünden gündeme geldi. Refah toplumları geleceklerine yönelik bir tehdit gördüler. Bizim durumumuz farklı, henüz toplumun eğitim ve bilinç düzeyi çok düşük. Milyonlarca insan bu akşam ne yiyeceğim diye düşünerek yaşıyor. Çevrenin tahribatı umurunda değil. Zaten belli değil mi? Bizim için öncelik insani gelişmişlik düzeyimizi yükseltmek olmalı ancak bu şekilde yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım hususlarda gelişme sağlarız. Bireylerimizin refahı geliştikçe çevresine ve yaşadığı topluma olan sorumluluk duygusu ve eylemlerinin sonuçları ile ilgili farkındalık/bilinç düzeyleri de gelişecektir. Kurumlarımız sürdürülebilirlik kavramına önem vermeleri güzel bir başlangıç ama bizim modelimizin değişkenleri şimdilik batıdan farklı olmak durumunda.

Son söz: Bir toplumun ileri teknolojiyle tanışması toplumsal ve insani gelişmişlik düzeyiyle eş zamanlı gitmesi lazım. Aksi takdirde bu teknolojiler yaşamsal tehdit oluşturabiliyor.

Ekonomi ne diyor?

Ekonomi eğitiminde kitaplar “kıtlık” kavramı ile başlar. İsteklerimiz ve ihtiyaçlarımız sınırsız, ama kaynaklar sınırlı. Dolayısıyla bütün isteklerinizi aynı anda karşılamak mümkün değil, tercih yapmak zorundasınız. Kaynak kıtlığına rağmen koşulları zorlarsanız bu sefer bazı riskler göze alacaksınız demektir. Riskler gerçekleşirse sürdürülebilirliğiniz tehlikeye girer, duvara toslayabilirsiniz.

Risk diye bir kavram var

Daha fazla üretim yapmak ve işinizi büyütmek için dış kaynaklara (bankalar, yurt dışı finans kaynakları, tefeciler vs.) başvurduğunuz andan itibaren risk kavramı ile tanışmış olursunuz. “Ne yapalım yani kredi almadan nasıl yatırım yapacağız?” diyebilirsiniz. Haklısınız ama aldığınız risk öngörülebilir ve ölçülebilir olması lazım. Yatırım projelerinde fizibilite raporlarının genellikle çok iyimser hedefler taşıdığını çok gördüm. Ne de olsa bu raporların ikna edici olması gerekiyor değil mi? Ama kendinizi kandırmayın ayaklarınız yere bassın. Türkiye’nin ihracatı 5 senede 500 milyar olacakmış diyorlar diye yatırım yaparsanız ihracat 150 milyarda kaldığında sadece kendinize kızın! Jeopolitik ve yönetim kalitesi riskinin yüksek olduğu bir ülkede iş yapıyorsanız bu riskleri finansal faaliyetleriniz içinde hesaba katmanız gerekir. Yoksa “Ne yapalım işler kötü giderse konkordato ilan ederiz” düşüncesi bir risk yönetimi anlayışı olamaz. Bir şirket suni teneffüsle uzun vadeli sürdürülebilirliği yakalayamaz. İşte bu paradigma farklılığından dolayı bizim şirketler üç kuşak zor yaşar, biz de adamların 150 yıllık şirketlerinden mal alırız. Adam 150 senedir aynı işi istikrarlı bir kazançla yapar, kaliteyi bozmaz ve gururla anlatır.

Şirketlerin uzun ömürlü olmasının sırrı ne?

Uzun ömürlü şirketlerin incelendiğinde ortak olan genellikle istikrarlı bir liderliğin devam etmesi, aile şirketlerinde özellikle üçüncü nesille birlikte çocukların babalarının kurdukları işe sahip çıkmaları, devam ettirmeleri ve geliştirmeleri. Değişimi iyi okuyup, temel değer ve yeteneklerini koruyarak gerektiğinde değişen koşullar karşısından iş modellerini ve iş alanını değiştiren firmaların da uzun vadede sürdürülebilir bir yapıya sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Bizim mahalle marangozu “Ağabi inşaatçılıkta iyi para var” diyerek inşaat işine girdi. Şimdi marangozhaneden oldu. Ayakkabı firmaları, sütçüler, peynirciler çok para var diye anlamadıkları sektörlere girdiler ve şimdi konkordato ilan ediyorlar! Tabii fırsatları okuyabilmek, risk almak, girişimcilerde ve başarılı iş adamlarında aranan özelliklerdir ama yukarıda yazdığım gibi bu risklere başkalarının paralarıyla giriyorsanız kumar oynamayı seviyorsunuz demektir.