Tag Archives: Risk Yönetimi

Küresel Ekonomik Ortamda Dönüşüm ve İşletmelere Etkileri 

Mevcut Değişim Dinamiklerinin Fırsat ve Risk Yaratan Rolü

On yıllar süresince işletmeler, görece elverişli bir küresel ekonomik ortamın sunduğu avantajlardan yararlanma olanağı buldu. Bu dönemde, firmaların stratejik planlamalarında esas alınan varsayımlar genellikle değişmez ve sorgulanmaz kabul edildi. Şirketler, öngörülebilir ekonomik koşullar sayesinde uzun vadeli hedefler belirleyip uygulayabildiler; bu da iş dünyasında istikrar ve güven ortamının oluşmasını sağladı.

Ancak günümüzde, bu varsayımlar derinlemesine sorgulanıyor. Jeo-ekonomik parçalanma, yani ülkeler arası ekonomik ilişkilerin karmaşıklaşması ve bölgesel blokların oluşması; hızla gelişen ve değişen teknolojiler, hükümetlerin ekonomilere müdahaleleri, küresel ölçekte artan borç yükü; demografik yapıda görülen köklü değişimler ve yeşil dönüşüm gibi çevresel kaygılar, küresel ekonomiyle birlikte iş ortamını da kökten değiştiriyor. Bu değişimlerin her biri, şirketlerin alışılmış iş yapış şekillerini ve stratejik yaklaşımlarını yeniden değerlendirmelerini zorunlu kılıyor.

Yukarıda belirtilen güçlerin bir araya gelmesi, işletmeler için hem yeni fırsatların doğmasına hem de çok çeşitli risklerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Şirketler, bu dinamik ortamda rekabet avantajı elde edebilmek için değişen koşullara hızla uyum sağlamak ve mevcut stratejilerini yeniden gözden geçirmek durumunda. Küresel ekonomik ortamda yaşanan bu dönüşümün etkileri, işletme faaliyetlerinde ve stratejik planlamada giderek daha fazla hissedilecek. (Hissetmeyenler de çok gecikmeden hissetseler iyi olacak.) Sonuç olarak, işletmelerin esneklik, yenilikçilik ve risk yönetimi gibi alanlara daha fazla önem vermeleri gerekmektedir.

Döviz Riskleri ve Aile Şirketleri için Sürdürülebilirlik

Verdiğim derslerden biri de Aile Şirketlerinde Sürdürülebilirlik. Malum sürdürülebilirlik kelimesi son dönemde çok moda. Kelime o kadar etkili oldu ki kadın kuaförleri bile kullanmaya başladı! Benim için sürdürülebilirlik bir risk konusu. İşletmeleri etkileyen çeşitli riskler var. Şirket sahipleri bu riskleri öngöremez ve yönetemezler ise şirketlerinin geleceği tehlike altına girer, yaşamlarını sürdüremez. Son yıllarda şirketleri etkilemeye başlayan önemli bir risk başlığı daha önem kazandı; çevre kaynaklı riskler. İklim değişikliği ve çevre kirliliğinin yol açtığı sorunların oluşturduğu riskler. Sürdürülebilirlik kelimesi ağırlıklı olarak bu risklerin gittikçe tehlikeli boyutlara ulaşmasıyla birlikte gelişmiş sanayi ülkelerinde literatüre girdi.

Ancak ben sürdürülebilirlik kelimesini moda olduğu gibi çevresel risklerden bağımsız kullanmayı tercih ediyorum; herhangi bir risk şirketin varlığını, yaşamını tehdit ediyorsa orada sürdürülebilirlik sorunu vardır.

Şimdi son olarak basında yer alan haberlerden özel sektörümüzün döviz risklerinin sürekli arttığını görüyoruz. Dışarıdan borçlanmak daha kolay diye bazı şirketlerimiz döviz üzerinden borçlanmayı tercih ediyorlarmış. Detayları aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

https://www.dunya.com/kose-yazisi/her-ay-32-milyar-dolar-dis-borc-arttiran-ozel-sektor-uretici-varsa/803472

Bu gelişmeyi şöyle bir metaforla izah edeyim; Üç ayaklı bir taburenin üzerine çıktınız. Boynunuza tavana bağlı bir ilmik geçirdiniz ve aniden odaya bir köpek ve kedi girdi!

2000 krizi sonrasında sigortacılık sektörünün büyük bir kısmı yine bankacılık sektöründen önemli bir pay yabancıların eline geçti. Öyle görünüyor ki, kriz çıkaracak ufak bir kıvılcım bundan sonra ülkenin geri kalan değerli şirketlerinin de yabancıların eline geçmesine yol açacak.

Elbette şirketler borçlanabilir. Bu borçla yatırım yapıp, ürettikleriyle borçlarını geri öderler. Ama bizde borçluluk yapısal bir sorun haline geldi ve sürekli artıyor. Eski bir bankacı, bir ekonomist ve bir hoca olarak bu durumu vahim bir sürdürülebilirlik riski olarak görüyorum.

2023’ten 2024’e geçerken dünyayı okumak…

Yılın bu günlerinde basında dünyada bitmekte olan yılın önemli gelişmelerini özetlenir ve gelecek için öngörülerde bulunulur. Yine bu yıl önde gelen yabancı yayın organlarında ve uluslararası sivil toplum örgütlerinin yayınlarında 2024 ve ilerisi için öngörü ve tahminler yer alıyor. Bu analizlerin çoğu gelişmiş batı toplumlarının kendi refahlarını tehdit eden hususları kapsar. Tabii dünyamızın, özellikle ikinci dünya savaşı sonrası gelişen iletişim ve ulaşım teknolojilerini dikkate alırsak ve uzayda küçük bir gemide yaşadığımızı varsayarsak artık dünyadaki her türlü olumsuz gelişmeden uzak kalmamız mümkün değil. Bunun en yeni örneği COVİD 19. Çin’de bir pazaryerinde başladığı iddia edilen bir salgın kısa sürede tüm dünyayı etkiledi. Ülkemizde de hastalıktan 100 binin üzerinde insan öldü.

2024’ün şu ilk günlerinde 2023 senesinde kamuoyunun gündeminde önemli yer tutan ve önümüzdeki dönemde de gündemdeki yerini işgal etmeye devam edecek olan başlıca gelişmelere dikkat çekmek istiyorum:

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından 1200 uzmanın görüşleri alınarak hazırlanan 2023 Küresel Riskler Raporunda önümüzdeki iki yıllık süreç için öngörülen risklere aşağıda yer verdim.  Tabii bu riskleri sürdürülebilirliği tehdit eden riskler olarak da görebiliriz. Bu risklerin tehdit derecesi ülkelerin gelişmişlik durumlarına ve jeopolitik konumlarına göre değişebilir.

  1. Artan yaşam maliyeti
  2. Doğal afetler ve aşırı hava koşulları
  3. Jeoekonomik çatışmalar
  4. İklim krizinin etkilerini azaltamama
  5. Sosyal uyumun aşınması ve toplumsal kutuplaşma
  6. Büyük ölçekli çevresel hasar olayları
  7. İklim değişikliğine uyumun sağlanamaması
  8. Yaygın siber suçlar ve siber güvensizlik
  9. Doğal kaynaklar krizi
  10. Geniş ölçekli zorunlu göç

Bu risklerle ilgili detaylı açıklamayı ve önümüzdeki 10 yıl için öngörülen riskleri aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:

https://www.weforum.org/publications/global-risks-report-2023/digest/

Ekonomi ve Artam Yaşam Maliyetleri

2022 senesinde başlayan savaş büyük bir belirsizlik yarattı. İçeride izlenen ekonomik politikalar sebebiyle 2023 senesi ise bizim için fakirliğin ve eşitsizliğin arttığı bir yıl oldu. Belli bir birikimi olan gruplar uygulanan politikalar neticesinde emek harcamadan çok fazla kazanç elde ettiler ve etmeye devam edecekler. Covid-19 salgını tüm dünyada fakirliği azaltmak amacıyla yapılan çalışmaları sekteye uğrattı. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğine bağlı yaşanan doğal afetler, zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da açılmasına yol açtı. Ayrıca Dünyada üzerinde yaşanan bazı jeopolitik gerilimler sonucu kıymetli elementlere talebin artması ve korumacılık nedenleriyle yaşam maliyeti yüksekliği birkaç sene daha önemli sorunlardan biri olarak gündemde kalacağı birçok uluslararası kuruluşun raporlarında yer alıyor. Ülkemizde ise gıda üretiminin yetersizliği, ithal girdiye olan bağımlılık ve artan iç talep nedeniyle fiyatlar artmaya devam edecektir. (Çatışmalar, doğal afetler gibi nedenlerle Türkiye’ye yaşayan yabancı nüfusun yarattığı ilave talep ve fiyatlara etkisi konusunda analizler yetersizdir.)

Dünya Bankası tarafından 2020’li yılların sonuna kadar dünya ekonomisinde büyümenin 1990’lardan beri görülen en düşük seviyede kalacağı tahmin edilmektedir. Bu durum Türkiye’nin dış ticarette istediği gelişmeyi yakalayamayacağına işaret ediyor. Büyük dünya güçleri arasında artan gerilimlere bağlı olarak artan ekonomik korumacılık Türkiye ve gelişmekte olan diğer ülkelere olumsuzluk olarak yansıyacaktır. Amerika’da ve önemli ticaret partnerimiz AB’de arzulanan ekonomik istikrar yakalanamadı. Ayrıca Rusya-Ukrayna savaşı Türkiye ekonomisini fiyat ve maliyetleri artırıcı yönde etkilemeye devam edecektir.

Artan Jeoekonomik Gerilim ve Ekonomik Çatışmalar

Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışma ikinci yılına girerken, ekonomiler ve toplumlar savaşın yan etkilerinden kolay kolay kurtulamayacaklar. Savaşın uzaması Türkiye için belirsizlikleri daha da artıracaktır. İç ve dış belirsizlikler, 2024 için özellikle Türkiye’nin güvenliği açısından kötü sinyaller veriyor. ABD hem BOP Projesi nedeniyle hem de Çin Kuşak Yol Projesinde üzerinde bulunması nedeniyle Türkiye için büyük tehdit oluşturuyor. Bu belirsizlikler ve risklerin hükümetin kısa ve orta vadeli programlarında ne ölçüde hesaba alındı bilmiyoruz.

Önümüzdeki iki yılda küresel güçler (Çin, ABD, Rusya) arasındaki çatışmaların artacağı ve devletlerin piyasalara müdahalelerinin artmasıyla ekonomi savaşlarının norm haline geleceği öngörülüyor. Ekonomi politikaları, rakip güçlerin yükselişini sınırlamak için giderek saldırgan bir şekilde de kullanılacak. Bunların işaretlerini şimdiden görmeye başladık. Nitekim büyük güçler arası vesayet çatışmaları devam ederken bu ülkelerle iş yapan bazı şirketlerimiz uygulanmaya başlanan ambargolardan etkilenmeye başladılar. (Bu konuda Ray Dalio’nun “Dealing with the changing world order” isimli kitabını tavsiye ederim.)

Ayrıca uzun bir süre sonra en büyük ticaret partnerimiz Avrupa Birliği ülkelerinin silahlanma harcamalarını artırma kararı almaları, SİHA örneğinde olduğu gibi yeni teknolojilerin daha geniş bir aktör yelpazesine yayılması, gelişen teknolojilerde küresel bir silahlanma yarışına yol açabilir. Bu gelişmelerin Türkiye’nin dış ticaretini ne ölçüde etkileyeceği üzerinde bir çalışmaya da rastlamadım.

İklim Değişikliği, Çevre Sorunları ve Enerji

İklim değişikliği ve artan aciliyet karşısında tüm dünyada sürdürülebilirliğe verilen önemin arttığını gördük. PwC tarafından 2023 senesinde yapılan bir ankette yatırımcıların iklim değişikliği risk algıları 2022 senesine göre % 10 oranında artmış görülüyor. Bu konunun üzerinde ülkemizde de resmî kurumlarca yoğun şekilde çalışılıyor. Yenilenebilir enerji alanında 2024 yılında da yatırımlara devam edilecek. Ülkemiz de 2030 hedefleri doğrultusunda karbon ayak izini azaltmayı hedeflerken, güneş, rüzgâr ve hidrojen gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına sürekli yatırım yapılması gerekmektedir.

Ancak bu konu öncelikle bir bilinç ve farkındalık konusu olduğu için, karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik olarak hem kişisel hem de kurumsal tercihlerimizde, sürdürülebilir davranış ve uygulamalara daha fazla yer vermemiz gerekmektedir. Sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinin henüz istenilen seviyede olmadığı ülkemizde çevre bilinci gelişmemiştir. Önümüzdeki dönemde kamu ve özel sektör iş birliğiyle iklim değişikliği konusunda farkındalığın artırılması, yenilenebilir enerjinin önemi, çevre dostu ürünler ve sürdürülebilir iş uygulamaları da dahil olmak üzere endüstriler genelinde sürdürülebilirliğe verilen önemin sürdürülmesi ve farkındalığı geliştirici programlar yapılması gerekmektedir.

Doğal Afetler ve Olumsuz Hava Koşulları

Ülkemiz doğal afetlerin yoğun yaşandığı bir coğrafyada yer alıyor. Yapılan projeksiyonlara göre ülkemizin bulunduğu coğrafya önümüzdeki dönemde iklim değişikliğinden etkilenecek bölgeler arasında geçiyor. 2023 senesinde yaşanan deprem çok büyük hasara yol açtı, çok yüksek toplumsal maliyeti oldu. Ancak bütün bu yaşananlara rağmen insanımız ve siyasetçimiz bu gerçeği yeterince dikkate almıyor. Milli gelirimizin çok önemli bir bölümü deprem riskinin çok yüksek olduğu bir bölgede elde ediliyor. Büyük şehirlerimizin plansız ve ranta yönelik gelişimi yaşanacak doğal afetler karşısında büyük bir zafiyet oluşturuyor. Bir yandan sürdürülebilirlik konuşurken, öte yandan sistem sürdürülebilir olmayan bir yapıyı beslemeye devam ediyor. Önümüzdeki 10 yıllık süreçte üretim merkezlerimizin yavaş yavaş deprem riski yüksek bölgelerden taşınması ve bu bölgelerde nüfus yoğunluğunun azaltılması akılcı bir yaklaşım olacaktır. Bugün kentlerimiz, sürdürülebilirlikten uzak, doğayı ve çevreyi dikkate almadan, geleceğe yönelik çok büyük riskler taşıyarak büyümektedir. Örneğin İstanbul’a yağan yağmur miktarı artık şehrin kontrolsüzce artan nüfusunun ihtiyaçları karşısında yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu plansızlık böyle devam ederse önümüzdeki 10 yılda, suyun dışında kent yaşamının tüm alanlarında artan sıkıntılar ve sınırlamalarla karşılaşacağız.

Düzensiz Göç

Toplumlar arasında yaşanan çatışmalar ve hükümetimiz tarafından izlenen politikalar neticesinde Türkiye düzensiz göçün hedefi oldu. Projeksiyonlara göre zorunlu göç önümüzdeki 10 yıllık süreçte önemini korumaya devam edecek. Daha geçen hafta Avrupa Parlamentosu yeni göçmen anlaşmasını kabul etti. Yasa Avrupa aşırı sağının zaferi olarak nitelendi. 2024 yılında yürürlüğe girecek ve tam anlamda uygulanması iki yıl alacak. Yasaya göre göçmen kabul etmek istemeyen ülkeler, göçmen kabul eden ülkelere para ödeyebilecek veya bu göçmenleri 3. bir ülkede tutabilecek. Bu mekanizma, tehlikeli sayılan, iş birliği yapmayan veya Hindistan, Tunus ve Türkiye gibi ülkelerden gelen herkes için geçerli olacak. Burada önemli olan şu; göç sorununa tepki olarak Avrupa aşırı sağının güçlenmesine, siyasi sahneyi bütünüyle biçimlendirmesine tanık oluyoruz. Avrupa’nın genelinde siyaset yabancı düşmanı bir çehreye bürünüyor. Bu gelişmeler bizi ne ölçüde etkileyecek onu da bilmiyoruz.

Ayrıca göç ve nüfus hareketlerinin yarattığı kültürel değişim, yeni kimlikler ve çeşitlilik etrafındaki tartışmalar dünya çapında toplumları sarsmaya başladı. Bu hareketler politikaları, kurumsal uygulamaları ve toplumsal normları etkilemeye başlayacak ve göçler devam ettiği sürece bu konuda tüm dünyada daha sert korumacı önlemlerle karşılaşacağız.

Kültürü çok farklı toplumlardan gelen insanların uyum sorunu yaşaması, Türkiye’de kaynak yetersizliği nedeniyle bu nüfusa verilecek hizmetlerde aksama yaşanması ve mevcut sorunlara ilave olarak ekonomik baskı ve güvenlik sorunu oluşturmaya devam edecektir. Gelen nüfusun kalitesizliği yüzünden bu nüfusun yerleştiği büyük şehirlerde her türlü yasa dışı oluşum yaşam imkânı bulacaktır. Bu sorunlarla yapılacak mücadele bizlerin karşılaması gereken ilave bir toplumsal maliyet yaratacaktır. Bu maliyet bilinçsizlik yüzünden maalesef yeterince dikkate alınmamaktadır.

Politik Kutuplaşma

Pek çok ülkede, uluslararası ilişkileri etkileyen artan siyasi kutuplaşma yaşanıyor. Popülist politika ve politikacıların yükselişi, yanlış bilgilendirme, algı yönetimi ve ifade özgürlüğü etrafındaki tartışmalar, küresel ittifakların değişen rolü, bu alanın temel dinamiklerini oluşturacak. Aslında burada söylenecek çok şey var; 2024’te Avrupa’da ve Dünya genelinde aşırı sağda yaygın bir yükseliş yaşanabilir; Trump bir sonraki ABD başkanı olabilir. Yanlış bilgilendirme, sivil toplumu, siyasi yapıları ve insanların demokrasiye olan inancını tehdit etmeye devam edecek. Avrupa ve Amerika’nın Putin politikaları, Ukrayna’ya ilaveten Baltık ülkeleri ve dünya için istenmeyen sonuçlar yaratabilir.

Ülkemizde de politik liderlerin aşırı sağa yönelik tavizleri iç barışı bozucu ve çatışmacı bir seyir izliyor. Bu politikalar böyle devam ettiği takdirde önümüzdeki dönem sosyal sınıflar arasında en basit sorunlar karşısında bile uzlaşma şansı kalmayacaktır. Genel ekonomik durumun bozulması da toplumsal kutuplaşmayı olumsuz etkileyecektir. Politik kutuplaşmanın ilk belirtileri bugün resmî kurumların bile kendi aralarında yaşadıkları çatışmalardır.

İş Hayatı, Uzaktan Çalışma ve Teknolojik Gelişmeler

Eğitim ve İş dünyasının dönüşümü, yapay zekanın ve diğer teknolojilerin devam eden gelişimi 2023 senesinin önemli temaları oldu. 2024’te yaşam maliyetlerindeki artışın ve yapay zekâ uygulamalarının eğitim ve iş dünyasındaki üzerindeki etkilerini görmeye devam edeceğiz.  Pandeminin hızlandırdığı uzaktan çalışmanın önemi önümüzdeki dönemde de artarak sürecek. 19.yüzyılda evden ofise taşınan iş yaşamı tekrar eve dönmeye başladı. Önümüzdeki 10 senelik süreçte yeni teknolojilerin uygulanmasıyla ev ve ofis ayrımı ve tasarımı hızla değişecektir. Yaşam boyu öğrenmeye, dijital okuryazarlığa ve değişen iş piyasasına uyum sağlamaya giderek artan bir vurgu var. Sıradan olan şimdiye kadar üretilmiş ansiklopedik bilgiye dayalı her türlü insan becerisinin önemi ve emek karşılığı yapay zekâ uygulamalarının gelişimiyle irtifa kaybetmeye başlayacak. Yapay zekanın neden olacağı tsunami dalgaları hem beyaz hem de mavi yakalıların yaptığı birçok geleneksel işi yok edecek. Bu gelişmeler, yeterli yetişmiş bilişim kadrolarına sahip olmayan, hala emek yoğun çalışan, teknolojik sıçramayı gerçekleştirememiş, bilgi toplumuna uyum sağlayamamış ve eğitim düzeyi düşük geniş bir nüfusa sahip ülkemizi olumsuz etkileyecektir.

Son söz; bu yazımda Dünya Ekonomik Forumunca belirlenen risklere ve ülkemizi önümüzdeki dönemde de etkilemeye devam edecek ana trendlere yer verdim ve bu alanlarla ilgili öngörülerimi paylaştım. Elbette bunların dışında başka gelişmeler de olabilir. Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu sorunlar inanılmaz derecede karmaşık. Tüm karmaşık sosyal sistemlerde olduğu gibi bu dinamikler birbirleriyle etkileşim içindeler. Kaos teorisinin mantığında olduğu gibi her şeyi öngöremeyiz ama dünya karmaşık bir sistem olduğu için Brezilya ormanlarındaki kelebeğin kanat çırpışı başka dinamiklerle etkileşime girebilir, öngörülemeyen sonuçlar yaratabilir.

2024’e adım atarken, liderlerin birçok tehditle karşı karşıya kalacağı açık. Bugün insanlığın karşılaştığı en büyük zorluklardan bazılarına (ekonomik eşitsizlik, sağlık, iklim değişikliği) rağmen, ilerlemeyi sürdürmek için derin ve sürdürülebilir sistem değişikliğine ihtiyacımız olacak. Bunun için de mevcut paradigmaların değişmesi lazım. Seçimli yönetim sistemleri nedeniyle politikacıların kısa vadeli düşünme alışkanlıkları gelecekte bugünkü tehditlerin daha ciddi boyutlara gelmesine yol açabilir. Kanımca şu anda toplum için bilimsel olarak gerekli olanla, politikacı için gerekli olanın eşlemediği bir dönemden geçiyoruz.

​2024’ün, hepimiz için başarılı ve huzurlu geçmesini dilerim.

Covid-19 Sonrası İş Dünyası

Korona virüs salgınının sağlık ve ekonomi üzerindeki etkisi endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Ancak salgın öncesi durumu hatırlarsak şirketlerimizi ve ekonomimizi etkileyen bazı gelişmeler çok önceden başlamıştı. Son birkaç yıldır çalıştığımız ortamların en büyük özelliği giderek artan belirsizlik, karmaşıklık ve değişkenlik. Uluslararası politik sorunların ekonomilere yansımaları, teknolojinin devletler arasında rekabet unsuru olarak öneminin artması toplumları ve ekonomileri istikrarsızlaştırıyor. Bunların bir kısmına 21 Aralık 2019 tarihli Dünya Gazetesinde yer alan “2019-sona-ererken-sirketlerimizi-etkileyecek-gelismeler-ve-riskler” başlıklı yazımda değinmiştim. Korona virüs salgını şirketlerin yapması gereken değişimleri daha da hızlandıracağı gibi, dünyadaki bazı bilinen gelişmelere ilave olarak sağlık konusunun da iş hayatı üzerindeki etkisi bundan böyle hesaba katılması gereken bir faktör olacak. Her nesil etkilenmese de salgınlar dünya tarihindeki en önemli afetlerden biridir. Teknoloji alanında ise en önemli değişim, Dördüncü Sanayi Devrimi kapsamında yapılacak olan çalışmalardı. Ancak korona virüs salgını, geleceğe yönelik olarak şirketlerimizin iş yapış şekillerinde bazı acil düzenlemelere gitmelerine ve kriz dönemine yönelik olarak süreçlerini gözden geçirmelerine yol açtı. Bu bağlamda, ‘işlerin geleceği’ ve otomasyon teknolojilerinin (örneğin yapay zekâ, robotik vb.) işler üzerindeki etkisi hakkında yapıcı bir tartışma yürütmek, artan belirsizlik ve karmaşıklık nedeniyle bugün biraz daha zorlaştı.

Neredeyse bir yıldır yaşananlar artık sabit yatırımların şirketlere yük olduğu gösterdi. Büyük ofisler, atıl kalan geniş kapasiteli makineler, gereksiz bilgisayar hacimleri vs. gibi yatırımlar bu dönemler atıl kalarak şirketlere yük oldu. Atıl kalan sermaye yatırımlarının istikrarsızlık dönemlerinde ilave bir ekonomik maliyet oluşturduğu göz önüne alınırsa hizmet ve üretim modellerimizin gözden geçirilmesi gündeme gelecektir. Bu kadar büyük ve pahalı mekânlarda çalışmak zorunda mıyız? Yaşananlar çerçevesinde gelecekte benzer bir tehdit karşısında iş süreçlerimizi ne şekilde değiştirmeliyiz? Müşterilerimizle kopan ilişkiyi dijital ortama ne şekilde taşıyabiliriz? Değişen alışveriş alışkanlıkları karşısında ne gibi önlemler almalıyız? Hangi pozisyonlar uzaktan çalışabilir? Uzaktan çalışmak zorunda kalan insan kaynaklarımızın motivasyonunu nasıl yüksek tutabiliriz? Yeni normalde şirketimize hangi yetkinlikleri kazandırmalıyız? Vs. gibi sorulara verilecek cevaplar öncelikle tartışmamız gereken konular olacak.

Sonuç olarak Covid-19 salgını şirketlerimiz için bir stres testi rolü oynadı. Bazı şirketler piyasadan çekilmek zorunda kaldılar, kalacaklar. Sermayeleri ve yetkinlikleri yeterli şirketler bu testten başarılı çıkacaklar. Burada anlaşılması gereken çok önemli bir husus var. Yeterli işletme sermayesine sahip olmak. Türkiye’de bir sürü şirketin işletme sermayesi yetersizdir bu yüzden işlerini genellikle banka kredileri ile çevirirler. Bir tane çekleri ödenmediği zaman zor durumda kalırlar. Gelecekte değişimin hızı ve dünyada yaşanması muhtemel afetler karşısında dayanıklı olabilmek için, işletmelerde yüksek karın yerini güçlü sermaye ve sürdürülebilir bir kazanç paradigması benimsenmelidir. Kısa vadede yüksek kazanç mantığıyla çalışan firmaların bundan böyle yaşam eğrileri çok kısa olabilir. Karların ve ciroların büyük düşüş gösterdiği dönemlerde verimli sürdürülebilirlik çok daha fazla önem kazanıyor. Yeni dönemde verimlilik, değişim yönetimi, risklerin değerlendirilmesi, kriz yönetimi, sürdürülebilirlik ve iş organizasyonu önemi artacak başlıklar olacaklar.

Yeni normali doğru okuyup, doğru hamleler yapmaya devam eden firmalar bu mücadelenin sonunda hayatta kalıp yollarına devam edecekler. Bu dönemde yaşadıklarımızı ileriki yıllarda muhtemelen Covid-19 öncesi ve Covid-19 sonrası diye hatırlayacağız:)

Organizasyonunuz 20. Yüzyıla mı takılı kaldı?

Dünyada toplumların sürdürülebilirliğini etkileyecek hususlar bilim insanları tarafından özellikle son 20 senedir tartışılmaktadır. Bu amaçla 2012 senesinde Birleşmiş Milletler tarafından 17 alanda amaç/hedefler belirlenmiştir. Bunların ne olduğunu merak ederseniz  https://www.tr.undp.org/content/turkey/tr/home/sustainable-development-goals.html  adresinden detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Peki, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin organizasyonlarımızla ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz ama şirketinizin bir fanusun içinde yaşadığını zannediyorsanız yanılıyorsunuz. O devirler çoktan geçti.  Dünya 30 yıl önce çok farklı bir yerdi. Büyük şirketler güçlüdür inancı geçerliydi. Bu şirketler kapılardaki güvenlik görevlileri ve santrallerdeki resepsiyon görevlileri tarafından fiziki olarak korunurken, potansiyel rakiplerin pazarlara giriş engelleri yüksekti. İnternetin büyümesi tüm bunları değiştirdi. Mesafe kavramının anlamı değişti. Şirketlerin ve bireylerin birbirlerinin menfaatleri için birbirleriyle iletişim kurmaları ve işbirliği yapmaları hiç olmadığı kadar kolaylaştı.  Artık ne kadar büyük olduğunuzun, sermayenizin gücü, piyasadaki en yetenekli insanların sizde çalışması, giriş kapısındaki sıkı güvenlik ve firewall korunmanız şirketinizi toplumların karşı karşıya olduğu bazı tehditlerden koruyamayacağını yaşanan son virüs salgını gösterdi. Dünyanın en güçlü şirketleri bir iki ay içinde hükumetlerine avuç açar duruma geldiler. Bugün pandeminin etkisi yavaş yavaş azalıyor ama geleceğe dair bir sürü belirsizlik var. Mesela pandeminin ikinci dalgası konuşuluyor, siber saldırıların artacağı konuşuluyor. 21 Aralık 2019 tarihli https://www.dunya.com/kose-yazisi/2019-sona-ererken-sirketlerimizi-etkileyecek-gelismeler-ve-riskler/459088  başlıklı yazımda değindiğim hususlar pandemiyle birlikte daha da önem kazandı. Şirketler önümüzdeki dönemde üretimde insan faktörüne bağımlılıklarını azaltmak için otomasyona ve uzaktan çalışma teknolojilerine daha fazla yatırım yapacaklar. Bu konuda yapılan çalışmalar hızlanacak.

                                                               X                             x                             x

Bu yıl klasik fonksiyonel örgütlenmenin 100. doğum gününü kutlandı. Neredeyse tüm şirketler için standart haline gelen fonksiyonel organizasyonu icat eden, General Motors’un başkanı Alfred P. Sloan’dı. Bu örgütlenme biçimi şimdiye kadar kapitalist ekonomilere ve kamu yönetimine iyi hizmet etti. Küreselleşen ekonomilerin artan entegrasyonu ve karmaşıklığının artması, müşteri odaklı süreçlere olan ihtiyaç bu modelin etkinliğini bir süredir tartışılır hale getirdi. Bugün çoğu bir dijital platformdan ibaret olan yeni bin yılın şirketlerinin sadece marka değerleri ile bugün üçüncü dünyadan birçok ülke satın alabiliyorsunuz!  Dünyanın en büyük taksi şirketi olan Uber, hiçbir araca sahip değil, Facebook, Twitter ve YouTube dünyanın en popüler medya sitelerinden üçü herhangi bir içerik oluşturmuyor, Alibaba dünyanın en değerli perakendecisinin envanteri yok ve Airbnb dünyanın en büyük konaklama sağlayıcısına sahip herhangi bir gayrimenkul sahibi değil. Eski rakipleri endüstri 2.0 iş işletim modeli diye adlandırabileceğimiz modelle iş yapmakta ısrar ederken, ağ merkezli örgütlenen geleceğin kuruluşları iş yapma biçimini değiştirdiler. Müşterilerle ve tedarikçilerle sürekli ilişki içinde olan bu platformlar sadece kendi kaynakları ile sınırlı kalmayarak milyonlarca insanın IQ’suna da sürekli erişim sağlayabiliyorlar.

 Son üç aydır yaşananlar artık sabit yatırımların şirketlere büyük yük olduğunu gösterdi. Büyük ofisler, büyük kapasiteli makineler, gereksiz bilgisayar hacimleri vs gibi yatırımlar bu dönemlerde atıl kalarak şirketlere yük oldular. Önümüzdeki dönemlerde belirsizliklerin ve risklerin azalmayacağı, hatta yeni tip tehditlerin tartışılmakta olduğu dikkate alınırsa, özellikle istikrarsız piyasalara üretim yapan firmaların dünyadaki yeni iş modellerini ve örgütlenmeleri dikkate alarak hizmet ve üretim modellerini gözden geçirmeleri kaçınılmaz bir gerçektir. Dünyanın yeni normalinde 20. Yüzyıl şirketi ölüyor ve yerini tamamen yeni bir şekilde faaliyet gösteren, yöneten yeni bin yıllık şirket türü alıyor. Yeni yönetişim ve işbirliği kalıpları ortaya çıktı. Şirketlerin rekabet avantajlarını koruyabilmeleri ve hayatta kalabilmeleri için öğrenmeleri ve dönüşmeleri gerekiyor ve gereken değişim ihtiyacı sadece yapısal değil aynı zamanda yeni bir zihniyetle de ilgili. Maalesef mevcut yapılar ve bu yapıların arkasındaki zihniyetler artık sürdürülebilir değil.

Serdar Yurdakul

Bize bir şey olmaz ağabicilik!

Tepkisel Yönetim

Otoyolda giderken şiddetli yağmurda insanların arabalarını hiç yavaşlatma ihtiyacı duymamalarını görmek veya çevre yolunda bir kavşağa girerken bile sürücülerin kendilerini bir Formula yarışçısı gibi görmeleri beni böyle bir başlık atmaya itti. Biz bir adım ötesinde yaşayabileceklerimizi düşünmeyi sevmiyoruz. Bu tutum davranışlarımıza yansıyor. Hatta ikaz edenlere de sinirleniyoruz. Genellikle doğu toplumlarına özgü tepkisel davranış biçiminden söz ediyorumTrenler kaza yaptı, insanlar öldü şunlar bunlar eksikti ondan oldu dedik. Binalar çöktü kumunda midye kabuğu vardı dedik!  Türkiye de tarım ve hayvancılık her türlü gerileme belirtileri verirken uzmanları dinleyip, üretimi artıracak çözümleri tartışacağımıza tepkisel çözümlere başvurduk. Ülke borçla yaşar, döviz kıttır.  Her zaman kur riski yüksektir ama ha babam dövizle borçlanırsınız.  Fabrikanızda güvenlik önlemi almayı masraf olarak görürsünüz hatta sigorta bile yaptırmazsınız, bina yanar kim yaktıyla uğraşırsınız. Kazanın bakımı yapılmamıştır patlar ama siz hala niye? Neden? sorgulaması yapmazsınız kim peşinde koşarsınız. Sadece sonuçla ilgilenir işçileri hastaneye taşır, başsağlığı mesajları yayınlarsınız.  İster kişisel yönetim, ister şirket yönetimi, ister ülke yönetimi, insanlar aynı insanlar, bir adım ötesini düşünmeyi veya işi için uzun vadeli plan yapmayı sevmeyen insanlar.  Ama kılıf her zaman hazır. Galiba bizi acılar motive ediyor. Önce acı çekmeden önlem alamıyoruz!

Haşlanan Kurbağa Sendromu

Değişim yönetiminde riskleri ve değişimi öngörememe tutumunu haşlanan kurbağa metaforu ile açıklıyoruz. Kurbağa başlangıçta ılık suyu çok seviyor ama bir gün geliyor kurbağa ölüp gidiyor.  (https://degisimyonetimi.blogspot.com/2012/01/haslanan-kurbaga-sendromu.html bağlantısında yer alan makale ve videoyu izleyebilirsiniz.)  İşte tepkisel yönetim de böyle. Sonucu ya kadere bağlamayı sever, ya da sürekli yangından yangına koşan itfaiyeciye benzer. Özetle tepkisel yönetim planlamayı, analizi önceden önlem almayı sevmez. Sadece yaşanan krizlere çözüm bulmaya çalışır. “Bize bir şey olmaz ağabi”  bizim risk yönetim mottomuzdur.

Öngörüsel Yönetim

Öngörüsel yönetim gelecekte olumsuz bir şey yaşamamak için şimdiden tedbir almaktır. Bu zihniyete sahip insanlar riskleri mümkün olduğunca öngörmeye, hesaplamaya ve gerekli önlemleri almaya çalışırlar. Düşünce, analiz becerisi ve eleştirel bakış açısı gerektirir.  Girişteki örneğe dönecek olursak yağmur yağmaya başladığında hızını 140 km’ den 90 km’ ye düşüren bir sürücü öngörüsel bakış açısına sahiptir. Kavşağa 100 km ile girip son anda frene asılmaz. Bu bakış açısına sahip müteahhit işçilerinin baretini giymesini denetler, zorunlu tutar, bir şey olursa sonuçlarından sorumlu olacağını öngörür. Ülke ve yönetim riski yüksek bir ülkede yaşadığının farkındadır. Şirketini nasıl olsa seçimden önce hükumetler af çıkartır, kolaylık sağlar düşüncesiyle çok ağır döviz borcu altına sokmaz. Çünkü yüksek cari açığı ve borcu olan bir ülkede döviz üzerinden borçlanmanın çok büyük bir risk olduğunu öngörür. Kısa vadeli kazanç motivasyonun uzun vadede yüksek bedeller ödeteceğini ve şirketinin sürdürülebilirliğinin tehlikeye gireceğini bilir.

Özlü Söz: Akıl önemlidir ama onu kullanmak gerekir.

Suçlu aramayalım sistem kuralım

Geçenlerde yine bir tren kazası oldu. Bu olaylara kaza demek doğru mu bilmiyorum. Şimdi yaşanan bu kazaları farklı pencerelerden çağdaş bilim yaklaşımları ile değerlendirmek istiyorum. Hızlı tren ilk seferlerine başladığında içimden eyvah demiştim! Neden? Toplumların gelişme evrelerinde, düşünce sistemleri, bilinç, eğitim, insani gelişmişlik düzeyi, teknoloji, hukuki yapılar ve nihayet toplumun genel gelişmişlik düzeyi birbirinden kopuk ilerlememesi gerekir. Her dönem, her teknoloji, onunla ilişkide olan insanlarda zaman içinde belirli bir bilinç düzeyi ve o döneme özel paradigmalar geliştirir. Dolayısıyla sadece eğitim yetmez, insanların bütün bunların bir arada olduğu sosyalleşme/gelişme süreçlerinden geçmesi gerekir. Bugün gelişmiş diye adlandırdığımız toplumlar, mevcut bilinç düzeylerine kendi icat ettikleri teknolojileri deneyerek, kullanarak birçok aşamadan geçerek ulaşmışlardır. Şimdi bizim için tehlike şurada; bu teknolojileri biz geliştiremiyoruz. Bunları teslim ettiğimiz insanların bilinç düzeyleri ve kurumların çalışma yöntemleri henüz Birinci Sanayi Devrimi düzeyinde. Şimdi Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojisini ithal ediyoruz ama yolu yapan taşeronun, trenleri yönlendiren memurların bilinç düzeyi henüz kara tren devrinde. Durum böyle olunca şimdi en büyük korkum ne biliyor musunuz? Nükleer enerji santralleri. Ya adam uyuyakalmışım derse. O zaman da herhalde cezalandırmak için enkaz aralarında suçlu ararız!

Yine tren kazasıyla basında yer alan bilgilerden ve soruşturma ifadelerinden ilgili birimler arasında bir kopukluk görülüyor. Makas değişikliği talimatı verilmişte, bir görevli bu çok riskli demişte, yönetim ısrar etmişte, makasçı unutmuş olabilirim demişte… Ben bu trene birkaç kez bindim demek kendimizi teslim ettiğimiz alt yapı buymuş! Bugün yüksek teknolojinin ağırlıklı yer aldığı bu gibi sistemler karmaşık (komplike) sistemler olarak adlandırılıyor. Kullandığınız trenin teknolojisi ne kadar üstün olursa olsun, ne kadar iyi eğitimli kondüktörleriniz de olsa, sistemin bütününü oluşturan parçalar ve alt sistemler arasında uyum ve işleyiş bütünlüğü olmadığı takdirde sistemden istediğiniz performansı alamıyorsunuz. Buna yaklaşıma modern bilim “sistem düşüncesi” diyor. Bugün İngiltere’de, Amerika’da, Avustralya’da ve daha birçok ülkede kamu görevlileri sistem düşüncesi konusunda eğitiliyorlar. Hatta bazı ülkelerde ilkokul düzeyinde bile eğitim veriliyor. Bu eğitimin amacı sorumluların yaptıkları işi bir sistemin parçası olarak görmelerini sağlamak ve eylemlerinin sonuçlarından sistemin tümünün etkileneceğini göstermek.

Şimdi bütün bunları sürdürülebilirlik kavramıyla ilişkilendirmek istiyorum. Bu konu yine batıda iklim değişikliğinin yaşanılan çevreye verdiği, vereceği zararlar kaygısı yüzünden gündeme geldi. Refah toplumları geleceklerine yönelik bir tehdit gördüler. Bizim durumumuz farklı, henüz toplumun eğitim ve bilinç düzeyi çok düşük. Milyonlarca insan bu akşam ne yiyeceğim diye düşünerek yaşıyor. Çevrenin tahribatı umurunda değil. Zaten belli değil mi? Bizim için öncelik insani gelişmişlik düzeyimizi yükseltmek olmalı ancak bu şekilde yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım hususlarda gelişme sağlarız. Bireylerimizin refahı geliştikçe çevresine ve yaşadığı topluma olan sorumluluk duygusu ve eylemlerinin sonuçları ile ilgili farkındalık/bilinç düzeyleri de gelişecektir. Kurumlarımız sürdürülebilirlik kavramına önem vermeleri güzel bir başlangıç ama bizim modelimizin değişkenleri şimdilik batıdan farklı olmak durumunda.

Son söz: Bir toplumun ileri teknolojiyle tanışması toplumsal ve insani gelişmişlik düzeyiyle eş zamanlı gitmesi lazım. Aksi takdirde bu teknolojiler yaşamsal tehdit oluşturabiliyor.

Ekonomi ne diyor?

Ekonomi eğitiminde kitaplar “kıtlık” kavramı ile başlar. İsteklerimiz ve ihtiyaçlarımız sınırsız, ama kaynaklar sınırlı. Dolayısıyla bütün isteklerinizi aynı anda karşılamak mümkün değil, tercih yapmak zorundasınız. Kaynak kıtlığına rağmen koşulları zorlarsanız bu sefer bazı riskler göze alacaksınız demektir. Riskler gerçekleşirse sürdürülebilirliğiniz tehlikeye girer, duvara toslayabilirsiniz.

Risk diye bir kavram var

Daha fazla üretim yapmak ve işinizi büyütmek için dış kaynaklara (bankalar, yurt dışı finans kaynakları, tefeciler vs.) başvurduğunuz andan itibaren risk kavramı ile tanışmış olursunuz. “Ne yapalım yani kredi almadan nasıl yatırım yapacağız?” diyebilirsiniz. Haklısınız ama aldığınız risk öngörülebilir ve ölçülebilir olması lazım. Yatırım projelerinde fizibilite raporlarının genellikle çok iyimser hedefler taşıdığını çok gördüm. Ne de olsa bu raporların ikna edici olması gerekiyor değil mi? Ama kendinizi kandırmayın ayaklarınız yere bassın. Türkiye’nin ihracatı 5 senede 500 milyar olacakmış diyorlar diye yatırım yaparsanız ihracat 150 milyarda kaldığında sadece kendinize kızın! Jeopolitik ve yönetim kalitesi riskinin yüksek olduğu bir ülkede iş yapıyorsanız bu riskleri finansal faaliyetleriniz içinde hesaba katmanız gerekir. Yoksa “Ne yapalım işler kötü giderse konkordato ilan ederiz” düşüncesi bir risk yönetimi anlayışı olamaz. Bir şirket suni teneffüsle uzun vadeli sürdürülebilirliği yakalayamaz. İşte bu paradigma farklılığından dolayı bizim şirketler üç kuşak zor yaşar, biz de adamların 150 yıllık şirketlerinden mal alırız. Adam 150 senedir aynı işi istikrarlı bir kazançla yapar, kaliteyi bozmaz ve gururla anlatır.

Şirketlerin uzun ömürlü olmasının sırrı ne?

Uzun ömürlü şirketlerin incelendiğinde ortak olan genellikle istikrarlı bir liderliğin devam etmesi, aile şirketlerinde özellikle üçüncü nesille birlikte çocukların babalarının kurdukları işe sahip çıkmaları, devam ettirmeleri ve geliştirmeleri. Değişimi iyi okuyup, temel değer ve yeteneklerini koruyarak gerektiğinde değişen koşullar karşısından iş modellerini ve iş alanını değiştiren firmaların da uzun vadede sürdürülebilir bir yapıya sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Bizim mahalle marangozu “Ağabi inşaatçılıkta iyi para var” diyerek inşaat işine girdi. Şimdi marangozhaneden oldu. Ayakkabı firmaları, sütçüler, peynirciler çok para var diye anlamadıkları sektörlere girdiler ve şimdi konkordato ilan ediyorlar! Tabii fırsatları okuyabilmek, risk almak, girişimcilerde ve başarılı iş adamlarında aranan özelliklerdir ama yukarıda yazdığım gibi bu risklere başkalarının paralarıyla giriyorsanız kumar oynamayı seviyorsunuz demektir.

Riskleri Doğru Yönetme Zamanları…

Ortalık yine toz duman. Strateji, risk, sürdürülebilirlik konularında çok yazıyorum çünkü liderlik stratejik düşünme ve geleceği öngörme sanatı. Bu sanata kimi doğuştan sahip, sahip olmayanlarda kendilerini geliştirebilirler. Kurumsallaşma, sürdürülebilirlik bunlar çok konuşuluyor,şimdi bu kavramlar yönetim modası. Bizim gibi Dünya üzerinde edilgen konumda ülkelerin şirketleri için önemli olan risktir. Siz risklerinizi yönetmeyi öğrenirseniz zaten  sürdürülebilirlik yolunda önemli mesafe katetmiş olursunuz.

İşte cevaplamanız gereken bazı sorular: Şirketinizin varoluşunu etkileyecek riskleri biliyor musunuz?  Bunları yönetmek için bir planınız var mı? Yöneticileriniz ve diğer alt kademelerde çalışanlarınız şirketinizin karşı karşıya olduğu risklerin farkındalar mı?

Continue reading