Tag Archives: Değişim Yönetimi

Küresel Ekonomik Ortamda Dönüşüm ve İşletmelere Etkileri 

Mevcut Değişim Dinamiklerinin Fırsat ve Risk Yaratan Rolü

On yıllar süresince işletmeler, görece elverişli bir küresel ekonomik ortamın sunduğu avantajlardan yararlanma olanağı buldu. Bu dönemde, firmaların stratejik planlamalarında esas alınan varsayımlar genellikle değişmez ve sorgulanmaz kabul edildi. Şirketler, öngörülebilir ekonomik koşullar sayesinde uzun vadeli hedefler belirleyip uygulayabildiler; bu da iş dünyasında istikrar ve güven ortamının oluşmasını sağladı.

Ancak günümüzde, bu varsayımlar derinlemesine sorgulanıyor. Jeo-ekonomik parçalanma, yani ülkeler arası ekonomik ilişkilerin karmaşıklaşması ve bölgesel blokların oluşması; hızla gelişen ve değişen teknolojiler, hükümetlerin ekonomilere müdahaleleri, küresel ölçekte artan borç yükü; demografik yapıda görülen köklü değişimler ve yeşil dönüşüm gibi çevresel kaygılar, küresel ekonomiyle birlikte iş ortamını da kökten değiştiriyor. Bu değişimlerin her biri, şirketlerin alışılmış iş yapış şekillerini ve stratejik yaklaşımlarını yeniden değerlendirmelerini zorunlu kılıyor.

Yukarıda belirtilen güçlerin bir araya gelmesi, işletmeler için hem yeni fırsatların doğmasına hem de çok çeşitli risklerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Şirketler, bu dinamik ortamda rekabet avantajı elde edebilmek için değişen koşullara hızla uyum sağlamak ve mevcut stratejilerini yeniden gözden geçirmek durumunda. Küresel ekonomik ortamda yaşanan bu dönüşümün etkileri, işletme faaliyetlerinde ve stratejik planlamada giderek daha fazla hissedilecek. (Hissetmeyenler de çok gecikmeden hissetseler iyi olacak.) Sonuç olarak, işletmelerin esneklik, yenilikçilik ve risk yönetimi gibi alanlara daha fazla önem vermeleri gerekmektedir.

Sürdürülebilir Etki Kültürü

HBR Türkiye tarafından 21-22 Mayıs tarihlerinde düzenlenen “Türkiye Sürdürülebilirlik Zirvesi 2024” etkinliğinin konuşmacılarını izledim. Ortaya çıkan ana temalardan biri insan kaynağı yani insandı. Sürdürülebilirlik kelimesi gündemimize gelişmiş batı ülkelerinin karşılaştıkları çevre kaynaklı riskleri kendi ekonomik sistemlerinin ve refahlarının geleceğine bir tehdit olarak görmeleriyle girdi. Tabii bu tehdidin algılanma ölçüsü kişiden kişiye toplumdan topluma değişir. Bu algı seviyesini bireylerin zihin haritaları belirliyor. Ancak hâkim paradigmaları değiştirmek çok zor. Bu yüzden bazı kesimler sürdürülebilirlikle ilgili çalışmaları ciddiye almıyorlar veya suskun kalıyorlar. Benzer şekilde 18.yüzyılda Aydınlanma ve takip eden modernizm süreci de insanların dünyaya bakışlarını derin bir şekilde sarsmıştı. Yaklaşık 200 yıl süren bir süreç yaşandı. Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında yeni bir yaşam paradigmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Sürdürülebilir bakış açısı zihinde başlayan bir değişim gerektiriyor. Bu değişimi toplumda ve kurumlarda başlatacak ön ayak olacak yeni sürdürülebilirlik liderlerine, değişim ajanlarına ihtiyaç var. Bugün bir şirketin hızla değişen dünyamızda başarılı olabilmesi için yalnızca güçlü bir sürdürülebilirlik stratejisine değil, aynı zamanda güçlü bir kültüre de ihtiyacı var. “GlobeScan’s 2023 Sustainable Leaders Report” göre zirvede yer alan 10 şirkette değişimi başlatan ve harekete geçiren çalışanların toplam çalışan sayısına oranı ortalama yüzde 10 civarındaymış. Bu oran sektör ortalamasının üç katıymış. Bu oranda sürdürülebilirlik ajanına sahip şirketlerin kültürü,” Etki Kültürü” olarak adlandırılmış. Etki kültürü: “Bir kuruluşta- tüm seviyelerde ve pozisyonlarda- işin her alanında olumlu sosyal ve çevresel etkiye katkıda bulunacak bilgi, beceri ve yollara sahip çalışan yoğunluğu.”  olarak tanımlanıyor.

Bir etki kültürünü teşvik etmek, çalışanların toplumsal sorunlar hakkında farkındalığa sahip olmalarını, şirketlerinin sürdürülebilirlik hedeflerini sahiplenmelerini ve yeni düşünme ve çalışma biçimlerine yaratıcı çözümlere katkıda bulunmak için güvenli alanlara ve özerkliğe sahip olmalarını sağlar.

Etki kültürü için ne yapmak lazım? Burada şirket liderleri ve insan kaynakları yönetimleri devreye giriyor. Tek söyleyeceğim; bu kültürün işe alımdan, performans yönetimine kadar tüm süreçlere dahil edilmesi gerekiyor.

Bu yazımı ekonomist E.F.Schumacher’in, 1973 tarihli “Small is Beautiful” başlıklı kitabından aşağıya aktardığım bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

“Bugün sanayi üretimimize yardımcı olan sermayenin bir kısmını üretmek için gerçekten çok emek verdik- bilimsel, teknolojik ve diğer alanlarda büyük bilgi fonu oluşturduk; ayrıntılı bir fiziksel altyapı, sayısız türde sofistike sermaye ekipmanı, vb.- ancak tüm bunlar kullandığımız toplam sermayenin sadece küçük bir kısmı. Doğanın sağladığı ve insanın sağlamadığı sermaye çok daha büyüktür- ve biz bunun böyle olduğunun bile farkında değiliz. Bu daha büyük kısım artık endişe verici bir oranda tüketiliyor ve bu yüzden üretim sorununun çözüldüğüne inanmak ve bu inanç doğrultusunda hareket etmek saçma ve intihara meyilli bir hatadır. Bu ‘doğal sermayeye’ daha yakından bakalım. Her şeyden önce ve en belirgin olanı, fosil yakıtlar. Hiç kimse, doğal kaynakların maliyetli sermaye kalemleri olmalarına rağmen, bunları düşük maliyetli gelir kalemleri olarak ele aldığımızı inkâr etmeyecektir. Eğer bunları sermaye kalemleri olarak ele alırsak, korumayla ilgilenmemiz gerekir: mevcut kullanım oranlarını en aza indirmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız; örneğin, bu varlıkların- bu yeri doldurulamaz varlıkların- gerçekleşmesinden elde edilen paranın bir bölümü bizi fosil yakıtlara bağımlılıktan kurtaracak alternatif yaşam biçimi ve üretim metotlarının araştırılmasına ayrılmalıdır.”

Schumacher kitabında, kapitalizmin kültürü kötüleştirme pahasına daha yüksek yaşam standartları getirdiğini savunuyor. Doğal kaynakların korunması gerektiğine olan inancı, onu ekonomik büyüklüğün (özellikle büyük endüstriler ve büyük şehirler) bu kaynakların hızla tükenmesine yol açacağı ve bir varoluş sorunu yaşanacağı düşüncesine götürüyor. Bugün ülkemizde ve Dünya’da şahit olduklarımız 1977’de aramızdan ayrılan Schumacher’in ne kadar haklı olduğunu göstermiyor mu?

Sürdürülebilirlik ve Kültürün Önemi

Son yıllarda sürdürülebilirlik, şirketler için moda bir kelimeden ziyade iş yapmanın ayrılmaz bir parçası haline geldi. İklim değişikliği, hava kirliliği, azalan doğal kaynaklar ve artan toplumsal baskılar dünya çapında endişe yaratıyor. Şirketlerin çevre kaynaklı riskleri artıyor.

Sürdürülebilirliğe odaklanmak yalnızca SDG (Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri) hedeflerine katkıda bulunmak için bir fırsat değil, aynı zamanda sürdürülebilir rekabet avantajı ve paydaş yönetiminin de önemli bir kaynağı olduğunun farkına varılmaya başlandı. Aynı şekilde yatırımcılar da çevresel, sosyal ve yönetişim konularını gündemlerinin en üstüne koyuyor ve şirketlerden sürdürülebilirlik sorunlarının çözümüne katkıda bulunmalarını bekliyorlar.

Ancak şirketin sürdürülebilirlik değerlerini uygulamalara dönüştürmek her zaman kolay değil, şirketin kültürü sürdürülebilirlik hedeflerinde başarılı olma yeteneği üzerinde önemli bir etkiye sahip olabiliyor. Sürdürülebilirliği ‘iş yapma şeklimiz’ olarak tanımlayan çok sayıda kurumsal sürdürülebilirlik raporuna rağmen, şirket liderleri sürdürülebilirliği günlük kararlarına ve süreçlerine nasıl dahil edecekleri konusunda net bir anlayışa sahip değil. Bu nedenle birçok kuruluş bir sürdürülebilirlik kültürü oluşturmaya ve çalışanlarını sürdürülebilir büyüme süreçlerine dahil etmeye çalışıyor.

Sürdürülebilirlik Kültürünün Önemi

Sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin ve şirketlerin sürdürülebilirlik uygulamalarının önemini vurgulayan çok sayıda yazılı kaynak var. Ayrıca gerek uluslararası kuruluşlar gerekse de akademisyenler tarafından bu konuda konferanslar da düzenleniyor. Birçok şirket, hava kirliliğini önlemek, kaynak kullanımını azaltmak ve sürdürülebilir bir yaşam şekli geliştirmek için, politikalar, ürünler ve/veya süreçler uygulamaya koyuyorlar.  Ancak birçok bilim insanı, bu değişikliklerin yetersiz olduğunu, çünkü bunların yalnızca yüzeysel olduğunu ve sürdürülebilir organizasyonların ve endüstrilerin oluşumuna yardımcı olmadığını savunuyor. Bu bilim insanlarının öngörülerine göre sürdürülebilirlik amaçlı şirketler önemli kültürel değişim ve dönüşümlerden geçmek zorunda kalacaklar. Ana fikir, kuruluşların kurumsal sürdürülebilirliğe doğru ilerlerken sürdürülebilirlik odaklı bir organizasyon kültürü geliştirmeleri gerektiğidir. Sürdürülebilirlik kültürü oluşturmak ise, sürdürülebilirliği günlük kararlara, genel şirket amacına ve stratejilerine entegre etmek ve sürdürülebilirliği günlük faaliyetlerin bir parçası haline getirmek anlamına gelir. Dahası, sürdürülebilir bir kuruluş sürdürülebilirliğe yönelik girişimleri, eylemleri ve taahhütleri ödüllendiren bir kültürü teşvik etmelidir.

Sürdürülebilirliği diğerlerinden farklı kılan nedir?

Şirketlerde birçok değişim projesi yürütülür. Bu projelerin çoğunda şirket kültürü baş edilmesi gereken önemli bir unsur bazen engeldir. Kültür değişimi türleri üzerine çok geniş bir literatür havuzu var. Örneğin toplam kalite yönetimini uygulamak, sağlık ve güvenlik kültürleri oluşturmak veya ekiplerde uyum kültürleri oluşturmak gibi. Ancak bu sefer önemli bir fark var; Çoğu organizasyonel değişim girişimi büyük ölçüde şirketin alanıyla sınırlıdır. Sürdürülebilirlik ise daha geniş bir toplumsal gündemin parçası, organizasyonun sınırlarının ötesine uzanıyor. Bugünkü yaşam biçimi ve şirket davranışları büyük ölçüde 19.yüzyıl Sanayi Devrimi sürecinde ortaya çıktı. Bireylerin ve kurum liderlerinin zihin haritaları bireycilik, özgürlük, tüketim, büyüme, kar gibi değerlerle şekillendi.

Ayrıca, değişim için gereken temel kaldıraçlar kuruluşun kontrolü dışında olabilir ve kuruluşun tedarik zincirinde veya kilit paydaşlarında bulunabilir. Bir sürdürülebilirlik yolculuğuna çıkacak olanların, organizasyonlar arası önemli iş birliklerine katılmaya istekli olması gerekir. Son olarak ve kanımca en önemlisi, sürdürülebilirliğe geçişte, mevcut paradigmaları yıkan iş modellerine veya yaklaşımlarına olan ihtiyaç duyulabilir.

Bu değişim nasıl yapılacak?

Bir şirketin kültürünü kurucu liderleri ve çalışanları şekillendirir. Eğer sürdürülebilir kalkınmanın bazı yönleri kuruluş liderlerinin ve üyelerinin zihniyetinin bir parçası değilse, kurumsal sürdürülebilirlik faaliyetleri ana işi verimli bir şekilde etkilemeyecek ve başarısızlık olasılığı daha yüksek olacaktır.

Bir şirketin kültürünü araştırırken ilk olarak şirketin misyonuna ve değerlerine bakarız. Ancak bu yeterli değildir çünkü kültür bundan çok daha fazlasıdır. Genellikle faydalandığım Edgar Schein’ın kültürel değişim modeline göre, şirketlerin kültürleri, görünen yapılar/eserler düzeyinde ve kısmen de değer ve inançları düzeyinde değiştiğini ortaya koyuyor. Bu değişimi yapabilmek için sürdürülebilir bir yaşama ait değerlerin ve davranış biçiminde köklü bir değişiklik yapılarak özellikle yukarıda da belirttiğim üzere 19.yüzyıldan itibaren insanların yaşam biçimlerini etkilemiş olan paradigmalarda köklü değişiklik yapılması ve bireylerin doğayı bedava bir kaynak olarak görmeyi bırakıp maliyeti olan bir doğal sermaye olarak bakmaları gerektiğine yönelik bakış açısı kazandırılması gerekmektedir. (E.F. Schumacher)

Özetle;

Sürdürülebilirlik kültürü oluşturmak bir süreçtir. Kolektif bir çabayı ve açık bir sürdürülebilirlik stratejisi gerektirir. Sürdürülebilirlik etrafında inşa edilen bir çalışma modeli, açık bir rekabet avantajı sağlar ve endüstri trendleri ve zorluklarının bir adım önünde yer alır.
Bazı çalışanların değişim ajanı rolü oynayarak, çalışanlara sürdürülebilirlik farkındalığı eğitimleri verilmesi veya şirket içi çalıştaylarda rol oynamaları önemlidir.
Sürdürülebilirlik kültürünün teşvik edilmesi, çalışanların daha büyük bir amaç duygusuna sahip olmalarını ve işletmeyle birlikte büyüme konusunda daha fazla istek ve bağlılık hissetmelerini sağlar. Üstelik çalışanlar, değerleri birbirini güçlendirdiğinde, değer farklılaşması nedeniyle kendilerini örgütün amacından ayrılmış hissetmeyeceklerdir.
Sürdürülebilir yaşam ve çalışma felsefesinin, unvanları ne olursa olsun tüm çalışanların günlük odak noktası ve şirket normu haline getirilmesi ve insanların işe, hatta daha da önemlisi dünyaya bakış açılarına yerleştirilmesi gerekiyor.

Gelecek İçin Organize Olmaya Başladınız mı?

18. yüzyıldan beri üç sanayi devrimi yaşadık. Şirketler kuruldu, gelişti ve kapandı. Bu süreçte öngörülebilir ağır bir değişim yaşandı. Bu dönemde ölçek önemliydi, inovasyonlar verimliliği yükseltti. Şimdi karşılaştığımız temel sorun, en başarılı şirketlerin bile yaklaşık 250 yıl önce Birinci Sanayi Devrimi sırasında ortaya çıkan eski yönetim düşüncesi kurallarına göre çalışmak üzere tasarlanmış olmalarıdır. Mekanik, tek düze, bürokratik ve kontrol ağırlıklı. Bugün büyük şirketlerin çoğunda kullanılan yazılımlar iş süreçlerinin verimliliğini her geçen gün artırıyor ama organizasyon denilince hala aklımıza gelen, hiyerarşik fonksiyonel organizasyon şemasıdır. Aradan geçen zamanda yönetim teorisinde gelişmeler olmasına rağmen, uzmanlaşmış departmanları ve rolleri olan hiyerarşik organizasyon yapısı büyük ölçüde bozulmadan kaldı. Bu yönetime hâkim paradigmalar şunlardır: çalışanların eğitilmesi ve makinelerin optimize edilmesiyle verimlilik artırılabilir. İstikrar ve öngörülebilirlik önemlidir. Sürprizler kötüdür. Çalışan davranışları kontrol edilmelidir. Emek sadece bir üretim faktörüdür.

Bu eski kurallara dayalı yönetim sistemi üzerinde hala ince ayar yapmaya çalışmak artık yeterli olmuyor. Bu kurallar, insanların yaşamlarının bir nesilden diğerine ağır ve aşamalı olarak değiştiği ve bilginin önce fiziksel ve daha sonra analog kaynaklardan geldiği bir dünyaya aitti. Bugün iş hayatına başlayan yetişmiş gençleri bu eski düzen tatmin etmiyor. Çocukluğu ve gençliklerini strateji oyunları ile geçiren nesil kurumlardaki klasik ağır karar alma mekanizmalarını görünce şevklerini yitiriyorlar. Bugün her yerde konuşulan belki Dördüncü Sanayi Devrimi değil, ilk gerçek bilgi devrimi. Rutin işleri tam otomasyonun sağladığı düşük maliyetlerle benzeri görülmemiş bir hızda sonuçlandıran, ara bağlantılarla makinaları konuşturan, verilerle insan davranışları arasında ilişki kuran yeni bir dizi teknoloji.

McKinsey araştırmacıları 22 Temmuz 2020 tarihli makalelerinde gelinen durumu şu dört makro eğilimle açıklıyorlar:

Daha fazla bağlantı. İnsanların küresel düzeyde birbirine bağlanması, bilginin hızla geleneksel kanalların dışında mevcut hiyerarşileri atlayarak dolaşması yıkıcı bir değişimi besliyor. Aşırı ve hızlı bilginin ortaya çıkardığı “kaos”, şirketlerin başa çıkmak zorunda kalacağı hem olumlu hem de olumsuz sonuçları tetikleyecektir.

Benzeri görülmemiş otomasyon. Artan otomasyon, organizasyonların oluşturulduğu mekanik düşüncenin altını boşaltıyor. Kontrol ve öngörülebilirliğe dayalı eski yönetim tarzı gittikçe işlevsiz kalacak. Artık çalışanların makine gibi davranmaları için eğitilmelerine de ihtiyacımız kalmayacak!

Daha düşük işlem maliyetleri. Son 200 yıldır şirketlerin gelişmesinin ana nedeni olan serbest piyasa mekanizması büyük ölçüde önemsiz hale geliyor. Ekonomi giderek daha fazla insanın “iş” bazında organize olduğu bir alan haline geliyor. Düşük maliyetli üretim yöntemleri değer yaratma ve verimlilik artırma şeklini sonsuza kadar değiştiriyor.

Demografik değişiklikler. Z nesli ve ötesi temelde farklı kariyer hedeflerine sahip olacaklar çünkü hayata bizlerden daha farklı şekilde bakıyorlar. Yeni nesillerin taleplerine cevap veremeyen şirketler yetenekleri tutamayacaklardır.

Aslında bu eğilimler yeni değil, değişim baskısı yıllardır artıyordu. COVID-19 salgınından çok önce, üst düzey yöneticiler kuruluşlarının yavaşlığından, karmaşık bürokratik yapılarından endişeleniyorlardı. Bu yüzden son dönemde danışmanlık şirketlerinden en çok talep edilen hizmet değişimin yönetimidir.  Pek çok liderin korktuğu ve salgının da doğruladığı şey, şirketlerinin yok olmaya yüz tutmuş bir dünya için organize edilmiş olması. Şimdi kırılma noktasına yaklaşıyoruz ve yeni iş modelleri CEO’ların gündeminin en üstünde yer almaya başladı. COVID-19 salgını bu trendlerden bazılarını hızlandırdı: Son aylarda, işgücünün en yüksek değer yaratan alanlara (örneğin; binlerce çalışanı işe alan depo ve kurye hizmetleri) kaydırıldığını hepimiz gördük. Diğer bir gelişme olarak da şirketlerin işlerini hızla dijital dünyaya taşımalarına şahit oluyoruz.

Evet, dünyanın gittiği yön artık belli oldu. Dünya bu yolda ilerlerken, bizim küçük ünitelere bölünmüş sanayi yapımızın işi biraz daha zor. Üretimimizin yaklaşık yarısını sağlayan ve düşük teknoloji ile çalışan bu işletmeler, tek başlarına bilgi devriminin gerektirdiği yatırımı ve dönüşümü yapabilecek sermaye ve yetişmiş insan kaynağına sahip değiller. Üstelik rakiplerimizin hızla insansızlaştığı bir bağlamda…

Covid-19 Sonrası İş Dünyası

Korona virüs salgınının sağlık ve ekonomi üzerindeki etkisi endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Ancak salgın öncesi durumu hatırlarsak şirketlerimizi ve ekonomimizi etkileyen bazı gelişmeler çok önceden başlamıştı. Son birkaç yıldır çalıştığımız ortamların en büyük özelliği giderek artan belirsizlik, karmaşıklık ve değişkenlik. Uluslararası politik sorunların ekonomilere yansımaları, teknolojinin devletler arasında rekabet unsuru olarak öneminin artması toplumları ve ekonomileri istikrarsızlaştırıyor. Bunların bir kısmına 21 Aralık 2019 tarihli Dünya Gazetesinde yer alan “2019-sona-ererken-sirketlerimizi-etkileyecek-gelismeler-ve-riskler” başlıklı yazımda değinmiştim. Korona virüs salgını şirketlerin yapması gereken değişimleri daha da hızlandıracağı gibi, dünyadaki bazı bilinen gelişmelere ilave olarak sağlık konusunun da iş hayatı üzerindeki etkisi bundan böyle hesaba katılması gereken bir faktör olacak. Her nesil etkilenmese de salgınlar dünya tarihindeki en önemli afetlerden biridir. Teknoloji alanında ise en önemli değişim, Dördüncü Sanayi Devrimi kapsamında yapılacak olan çalışmalardı. Ancak korona virüs salgını, geleceğe yönelik olarak şirketlerimizin iş yapış şekillerinde bazı acil düzenlemelere gitmelerine ve kriz dönemine yönelik olarak süreçlerini gözden geçirmelerine yol açtı. Bu bağlamda, ‘işlerin geleceği’ ve otomasyon teknolojilerinin (örneğin yapay zekâ, robotik vb.) işler üzerindeki etkisi hakkında yapıcı bir tartışma yürütmek, artan belirsizlik ve karmaşıklık nedeniyle bugün biraz daha zorlaştı.

Neredeyse bir yıldır yaşananlar artık sabit yatırımların şirketlere yük olduğu gösterdi. Büyük ofisler, atıl kalan geniş kapasiteli makineler, gereksiz bilgisayar hacimleri vs. gibi yatırımlar bu dönemler atıl kalarak şirketlere yük oldu. Atıl kalan sermaye yatırımlarının istikrarsızlık dönemlerinde ilave bir ekonomik maliyet oluşturduğu göz önüne alınırsa hizmet ve üretim modellerimizin gözden geçirilmesi gündeme gelecektir. Bu kadar büyük ve pahalı mekânlarda çalışmak zorunda mıyız? Yaşananlar çerçevesinde gelecekte benzer bir tehdit karşısında iş süreçlerimizi ne şekilde değiştirmeliyiz? Müşterilerimizle kopan ilişkiyi dijital ortama ne şekilde taşıyabiliriz? Değişen alışveriş alışkanlıkları karşısında ne gibi önlemler almalıyız? Hangi pozisyonlar uzaktan çalışabilir? Uzaktan çalışmak zorunda kalan insan kaynaklarımızın motivasyonunu nasıl yüksek tutabiliriz? Yeni normalde şirketimize hangi yetkinlikleri kazandırmalıyız? Vs. gibi sorulara verilecek cevaplar öncelikle tartışmamız gereken konular olacak.

Sonuç olarak Covid-19 salgını şirketlerimiz için bir stres testi rolü oynadı. Bazı şirketler piyasadan çekilmek zorunda kaldılar, kalacaklar. Sermayeleri ve yetkinlikleri yeterli şirketler bu testten başarılı çıkacaklar. Burada anlaşılması gereken çok önemli bir husus var. Yeterli işletme sermayesine sahip olmak. Türkiye’de bir sürü şirketin işletme sermayesi yetersizdir bu yüzden işlerini genellikle banka kredileri ile çevirirler. Bir tane çekleri ödenmediği zaman zor durumda kalırlar. Gelecekte değişimin hızı ve dünyada yaşanması muhtemel afetler karşısında dayanıklı olabilmek için, işletmelerde yüksek karın yerini güçlü sermaye ve sürdürülebilir bir kazanç paradigması benimsenmelidir. Kısa vadede yüksek kazanç mantığıyla çalışan firmaların bundan böyle yaşam eğrileri çok kısa olabilir. Karların ve ciroların büyük düşüş gösterdiği dönemlerde verimli sürdürülebilirlik çok daha fazla önem kazanıyor. Yeni dönemde verimlilik, değişim yönetimi, risklerin değerlendirilmesi, kriz yönetimi, sürdürülebilirlik ve iş organizasyonu önemi artacak başlıklar olacaklar.

Yeni normali doğru okuyup, doğru hamleler yapmaya devam eden firmalar bu mücadelenin sonunda hayatta kalıp yollarına devam edecekler. Bu dönemde yaşadıklarımızı ileriki yıllarda muhtemelen Covid-19 öncesi ve Covid-19 sonrası diye hatırlayacağız:)

Organizasyonunuz 20. Yüzyıla mı takılı kaldı?

Dünyada toplumların sürdürülebilirliğini etkileyecek hususlar bilim insanları tarafından özellikle son 20 senedir tartışılmaktadır. Bu amaçla 2012 senesinde Birleşmiş Milletler tarafından 17 alanda amaç/hedefler belirlenmiştir. Bunların ne olduğunu merak ederseniz  https://www.tr.undp.org/content/turkey/tr/home/sustainable-development-goals.html  adresinden detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Peki, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin organizasyonlarımızla ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz ama şirketinizin bir fanusun içinde yaşadığını zannediyorsanız yanılıyorsunuz. O devirler çoktan geçti.  Dünya 30 yıl önce çok farklı bir yerdi. Büyük şirketler güçlüdür inancı geçerliydi. Bu şirketler kapılardaki güvenlik görevlileri ve santrallerdeki resepsiyon görevlileri tarafından fiziki olarak korunurken, potansiyel rakiplerin pazarlara giriş engelleri yüksekti. İnternetin büyümesi tüm bunları değiştirdi. Mesafe kavramının anlamı değişti. Şirketlerin ve bireylerin birbirlerinin menfaatleri için birbirleriyle iletişim kurmaları ve işbirliği yapmaları hiç olmadığı kadar kolaylaştı.  Artık ne kadar büyük olduğunuzun, sermayenizin gücü, piyasadaki en yetenekli insanların sizde çalışması, giriş kapısındaki sıkı güvenlik ve firewall korunmanız şirketinizi toplumların karşı karşıya olduğu bazı tehditlerden koruyamayacağını yaşanan son virüs salgını gösterdi. Dünyanın en güçlü şirketleri bir iki ay içinde hükumetlerine avuç açar duruma geldiler. Bugün pandeminin etkisi yavaş yavaş azalıyor ama geleceğe dair bir sürü belirsizlik var. Mesela pandeminin ikinci dalgası konuşuluyor, siber saldırıların artacağı konuşuluyor. 21 Aralık 2019 tarihli https://www.dunya.com/kose-yazisi/2019-sona-ererken-sirketlerimizi-etkileyecek-gelismeler-ve-riskler/459088  başlıklı yazımda değindiğim hususlar pandemiyle birlikte daha da önem kazandı. Şirketler önümüzdeki dönemde üretimde insan faktörüne bağımlılıklarını azaltmak için otomasyona ve uzaktan çalışma teknolojilerine daha fazla yatırım yapacaklar. Bu konuda yapılan çalışmalar hızlanacak.

                                                               X                             x                             x

Bu yıl klasik fonksiyonel örgütlenmenin 100. doğum gününü kutlandı. Neredeyse tüm şirketler için standart haline gelen fonksiyonel organizasyonu icat eden, General Motors’un başkanı Alfred P. Sloan’dı. Bu örgütlenme biçimi şimdiye kadar kapitalist ekonomilere ve kamu yönetimine iyi hizmet etti. Küreselleşen ekonomilerin artan entegrasyonu ve karmaşıklığının artması, müşteri odaklı süreçlere olan ihtiyaç bu modelin etkinliğini bir süredir tartışılır hale getirdi. Bugün çoğu bir dijital platformdan ibaret olan yeni bin yılın şirketlerinin sadece marka değerleri ile bugün üçüncü dünyadan birçok ülke satın alabiliyorsunuz!  Dünyanın en büyük taksi şirketi olan Uber, hiçbir araca sahip değil, Facebook, Twitter ve YouTube dünyanın en popüler medya sitelerinden üçü herhangi bir içerik oluşturmuyor, Alibaba dünyanın en değerli perakendecisinin envanteri yok ve Airbnb dünyanın en büyük konaklama sağlayıcısına sahip herhangi bir gayrimenkul sahibi değil. Eski rakipleri endüstri 2.0 iş işletim modeli diye adlandırabileceğimiz modelle iş yapmakta ısrar ederken, ağ merkezli örgütlenen geleceğin kuruluşları iş yapma biçimini değiştirdiler. Müşterilerle ve tedarikçilerle sürekli ilişki içinde olan bu platformlar sadece kendi kaynakları ile sınırlı kalmayarak milyonlarca insanın IQ’suna da sürekli erişim sağlayabiliyorlar.

 Son üç aydır yaşananlar artık sabit yatırımların şirketlere büyük yük olduğunu gösterdi. Büyük ofisler, büyük kapasiteli makineler, gereksiz bilgisayar hacimleri vs gibi yatırımlar bu dönemlerde atıl kalarak şirketlere yük oldular. Önümüzdeki dönemlerde belirsizliklerin ve risklerin azalmayacağı, hatta yeni tip tehditlerin tartışılmakta olduğu dikkate alınırsa, özellikle istikrarsız piyasalara üretim yapan firmaların dünyadaki yeni iş modellerini ve örgütlenmeleri dikkate alarak hizmet ve üretim modellerini gözden geçirmeleri kaçınılmaz bir gerçektir. Dünyanın yeni normalinde 20. Yüzyıl şirketi ölüyor ve yerini tamamen yeni bir şekilde faaliyet gösteren, yöneten yeni bin yıllık şirket türü alıyor. Yeni yönetişim ve işbirliği kalıpları ortaya çıktı. Şirketlerin rekabet avantajlarını koruyabilmeleri ve hayatta kalabilmeleri için öğrenmeleri ve dönüşmeleri gerekiyor ve gereken değişim ihtiyacı sadece yapısal değil aynı zamanda yeni bir zihniyetle de ilgili. Maalesef mevcut yapılar ve bu yapıların arkasındaki zihniyetler artık sürdürülebilir değil.

Serdar Yurdakul

2019 Sona Ererken Şirketlerimizi Etkileyecek Gelişmeler ve Riskler

Bir süredir ekonomimiz dolayısıyla şirketlerimiz üzerinde içsel ve dışsal değişim baskıları artmaya devam ediyor. Şirketler bir vakum içinde yaşamıyorlar, onları ülke denilen bir üst sistemin ve onun da içinde yer aldığı dünya sisteminin bir parçası olarak görmemiz gerek.  Otuz, kırk sene öncesine kadar ülkemiz dışa oldukça kapalı bir sistem görünümündeydi. Kapalı sistemler sistem dışı dinamiklerden daha az etkilenirler. Uygulanan ekonomi politikaları (İthal İkamesi) gereği şirketlerimizin faaliyetleri ağırlıklı olarak iç piyasaya yönelikti. 80’lerde yaşanan liberalizasyon süreci, 90’larda başlayan gümrük birliği anlaşmaları ve akabinde küreselleşme rüzgârlarının etkisiyle ekonomik sistemimiz dış etkilere açık bir hale geldi. Şirketlerimiz artık dış piyasalardaki gelişmelerden daha çok ve hızlı etkileniyorlar. Amerika veya Çin’de yaşanan bir olumsuz gelişme güçlü duruşa sahip olmayan ülkelerin dış dünyadaki rekabetçi konumlarını etkiliyor. Buraya kadar anlattıklarım bilinen şeylerin hikâyesi. Bundan sonra ne olacak? Değişimi okuyabiliyor muyuz? Yaklaşık 10 sene önce başlayan Arap Baharı diye isimlendirilen, aslında bazı ülkelerdeki iç sorunların kaşınmasının sonucunda ortaya çıkan sıcak gelişmeler bugün sınırlarımıza dayandı.  Yine bir süredir merkez egemen ülkelerin çevrelerinde yer alan birçok ülkede toplumsal hareketler başladı. Niye böyle bir çalkalanma başladı okuyabiliyor muyuz? Bütün bunlar neden yaşanıyor? Niye dünya aniden bir çatışma dönemine girdi? Değişimi ne tetikliyor? Buraya kadar sorduğum sorulara verilecek cevaplar şirketlerimizin stratejilerini şüphesiz etkileyecek. Kendi görüşlerimi kısaca aşağıdaki satırlarda özetleyeceğim:

  1. Dünya tarihinde değişimi şimdiye kadar ağırlıklı olarak teknoloji tetikledi. Teknoloji üretim araçlarını geliştirdi, üretim araçları da üretim ilişkilerini etkiledi. Bugün Batıdaki gelişmelere baktığımızda maalesef ülkemizde çoğu kimsenin haberinin bile olmadığı teknolojilerde çok hızlı gelişmeler var. Yapay zekâ ve robot teknolojisinin hızlı bir şekilde üretimi dönüştürmesi sonucunda vasıfsız emeğe ihtiyaç gittikçe düşüyor. Bu saatten sonra çevresel ülkelerin bu birikimi kısa sürede sağlayıp lider ülkelerle rekabet edebilmeleri sadece teorik olarak mümkün çünkü bilim birikimli olarak ilerler, siz arada bir dersi atladıysanız alfabeyi sökmekte çok zorlanırsınız. Teknolojik gelişmeler artık bu ülkelerin bütçelerini zorluyor. Bütçe zorlanınca insanlara iş kuramıyorsunuz. İşsizliğin yüksek olduğu toplumlarda da sosyal huzur eninde sonunda bozuluyor. Hele birde bu ülkeler kıvılcıma hassas vasıfsız genç bir nüfusa sahipse. Bu gelişmeyi bizim durumumuzdaki toplumlar için büyük bir risk olarak görüyorum.
  2. Önemli diğer konuya gelirsek; Dünyada bugün büyük bir deprem yaşanıyor. Bu deprem bildiğimiz deprem değil. Batıda yer alan egemen merkez ülkelerde dikkat çeken ekonomik yavaşlama ve ABD’nin gerileyen askeri hegemonyası nedeniyle süper güçlerin bilek güreşlerinden kaynaklanan deprem. Bir ülke, en güçlü benim bütün pazarlar benim iddiasında. (iphone’un Çinli rakibine uygulanan baskıyı hatırlayın) Diğer bir ülke, “Benim bir buçuk milyar nüfusum var, var mısın benimle bilek güreşine?” diye masaya geliyor. Devlerin güreşi deprem yaratır. Onların yarattığı sarsıntılar bizim gibi “hassas” ülkelerin ekonomilerini ve doğal olarak şirketlerini de etkiler çünkü çimentoları zayıf. Sarsıntısız dönemlerde ancak ayakta kalabiliyorlar.

Özetle, her tarihsel sistemin ortaya çıkışının ardından, kuralları konur, normları yerleşir, sisteme egemen sınıfların beklentilerini karşıladıkları sürece işlevlerini yerine getirirler. Eninde sonunda çıkar ve paylaşım çatışmaları var olan sistemleri zorlamaya başlar. Ülkeler ve nihayetinde şirketler sıkıntıya düşerler. Bu süreçleri sosyologlar döngüsel veya lineer modellerle açıklamaya çalışmışlar. Feodalizmden, merkantilizme ve daha sonra kapitalizme geçerken büyük depremler yaşandı ve şimdi yine böyle bir sarsıntılı sürece girdik. Belki yeni bir üretim ve paylaşım sisteminin doğum sancılarını çekiyoruz. Botu devirmeden bu sallantılara dayanabilen ülke ve şirketler var olmaya devam edecekler, aksi takdirde TV’de sıcak haberlerin konusu olacaklar.

Önceliğimiz insan olmadan nasıl olacak?

IMG_1048Teknolojik açıdan gelişmiş ülkeler arasında bir yarış başladı, dijitalleşme ve insansız üretim yarışı. (Buna kendileri Dördüncü Sanayi Devrimi adını vermişler) Bu yarışı zengin, çok eğitimli bir nüfusa sahip Almanya 2013’te başlattı. Almanya’nın bir sorunu, bir de rahatsızlığı var. Sorunu nüfusunun yaşlanıyor olması, diğer sorunu ise işçilik maliyetleri nedeniyle üretimde Çin’e aşırı bağımlı hale gelmesi. Bu sorunlarla baş edebilmek için stratejik bir hamle yaptılar, 4.sanayi devrimini başlattılar. Amaçları üretim sürecinden insanı çıkarmak. Bu devrime devletin desteğini (200 milyar Euro) alarak, teknoloji şirketleri, üniversiteler ve araştırma kuruluşları öncülük ettiler. Almanlar birçok sanayi dalında Dünya lideri, ihracatta Dünya üçüncüsü, 2016 sonunda verdikleri dış ticaret fazlası yaklaşık 270 milyar dolar. Almanya tüketim yerine ihracatı teşvik ediyor. Bu sonuçları eğitimli nüfus ve disiplinli iş kültürü sayesinde alıyorlar.

Katıldığım toplantılarda şirketlerimizin dijitalleşme yolundaki çalışmalarını izliyorum. Bazı şirketlerimiz fabrikalarında 4.sanayi devrimine uygun dönüşümü gerçekleştirdiklerini ve daha az işçiyle daha verimli bir üretim yapısına kavuştuklarını duyuruyorlar. Tabii bu yatırımların çok büyük bir kısmı ithal (yani Türkiye’de üretilmeyen) malzemeyle yapılıyor. Şimdi her şeyi dışarıdan satın alınan malzemeyle fabrikalarımızı dijitalleştirince 4.sanayi devrimine uyum sağlamış mı oluyoruz? Zaten 200 senedir yaptığımız bu değil mi? 1.de 2. de ve 3.sanayi devriminde bunu yapmadık mı? Bu sayede dış ticaret açığımız 60 milyar dolara, toplam brüt dış borcumuzda 450 milyar dolara ulaşmadı mı? Peki, hep aynı kapıdan geçerek farklı bir sonuç nasıl alacağız?

Danışmanlık firması McKinsey’in yaptığı bir araştırmada dijitalleşmeden önümüzdeki dönemde iyimser bir rakamla 400 milyon çalışanın etkileneceğini ve bu insanların yeni alanlara aktarılacakları vurgulanıyor. Gelişmiş ülkelerde bu durumun çok sorun olmayacağı, çünkü bu insanların verilecek beceri geliştirme eğitimleri ile yeni sektörlere yönlendirilecekleri ayrıca belirtilmiş. Eğitim her şeyden önce bir kaynak meselesi. Kaynağınız yoksa nasıl eğitim vereceksiniz? Kaldı ki Türkiye’de bu süreçte etkilenecek çalışan sayısı 4 ila 5 milyon kişi olarak tahmin edilmiş. Beceri durumuna gelince Dünya Ekonomik forumunun bir araştırmasında (Manpower Talent Shortage Survey)  Türkiye beceri yetersizliği sıralamasında yukarıdan dördüncü sırada. İşletmelerin %63’ü yeterli beceri setine sahip eleman bulmakta zorlanıyorlarmış. (Kaynak: Statista) Demek ki bizim çalışanlarımıza beceri kazandırabilmek için bizim daha fazla kaynak ayırabilmemiz lazım. Aşağıdaki gerçeklerin ışığında tekstilde çıkrıkları çalıştıran adamlara nasıl motor ürettireceksiniz?

  • Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) “2016 Tek Bakışta Eğitim” adlı yıllık raporunda, Türkiye, 38 OECD üyesi ülke arasında 35. sırada yer alıyor.
  • Uluslararası PISA testi sonuçlarına göre, Türkiye’deki öğrenciler bilim, matematik ve okumada OECD ortalamasının altında kaldı. Türkiye 72 ülke arasında 50. sırada yer alırken, önceki testlere göre de performansı geriledi.
  • Türkiye’de 25-64 yaş arası lise mezunlarının oranı ise, yüzde 36. Bu oran, yüzde 76’ya ulaşan OECD ortalamasının oldukça gerisinde ve en düşük sıralamalardan biri.

Bilgisayarlar daha önce insanlar tarafından yapılan işleri yaparken ve her geçen gün daha akıllı ve daha yetenekli hale dönüşürken, çalışanların kendilerine makineler üzerinde avantaj sağlayabilmeleri için, eleştirel düşünme, yaratıcılık ve karmaşık problemlerin çözümü gibi makineleri zorlayan beceriler geliştirmeleri gerekecek. Mesleklerin geleceği (The Future of Jobs) başlıklı raporda 2020’ ye kadar bugünkü iş gücü için önemli sayıların becerilerin üçte biri önemsiz hale gelecekmiş. (örneğin kaynakçılık) Rapor son bölümünde beceri eksikliği ile mücadele etmeye yardımcı olmak ve işçileri teknolojik değişimin gerektirdiği becerilerle donatmak için özel sektör liderleri ve hükumetleri gelecekteki iş gücünün becerilerini geliştirmeye proaktif bir yaklaşımda bulunmaya çağırıyor.

Şimdi çok merak ediyorum bu araştırmaların yapılması bizde sendikaların, işveren örgütlerinin ve Çalışma Bakanlığının görevi. Şu soruların cevabı var mı? Bizde fabrikalarını dijitalleştiren firmalar işçilerine ne gibi yeni beceriler kazandırıyorlar? Ülkede zaten bir istihdam sorunu yaşanırken Sanayi ve Çalışma Bakanlıkları bu şekilde işsiz kalacak vasıfsız insanlar için ne gibi önlem almayı düşünüyorlar? Ekonomi Bakanlığı Türkiye için bir 4.Sanayi Devrimi dönüşüm stratejisi üzerinde çalışıyor mu?

Şimdi dönüp penceremden etrafa bakıyorum; Gördüğüm önceliğimiz beton, beton ve beton. Peki, biz insanımıza ne zaman öncelik vermeyi düşünüyoruz?

Değişim İçin Oluşması Gereken Koşullar

Geçtiğimiz günlerde bir siyasi partimizde seçim yapıldı, sonuçta bazı üyelerin istediği değişim gerçekleşmedi. Acaba neden? hiç bir şey sürpriz değil. Mutlaka bilimsel bir açıklaması vardır. Richard Beckhard ve Rubin Harris, 1977’de yayınlanan “Organizational Transitions: Managing Complex Change”  isimli eserlerinde Beckhard&Harris denklemi olarak bilinen değişim denklemini yayınladılar. Değişim koşulları ancak aşağıdaki denklemin gerçekleşmesi durumunda oluşmaktadır:

Memnuniyetsizlik x İstenilebilirlik x Uygulanabilirlik> Değişime Direnç

Şimdi, denklemin her bir öğesini açıklayalım ve değişimde neden ona ihtiyaç olduğunu inceleyelim:

  • Memnuniyetsizlik – Bir sosyal sistemde değişim gerçekleşmeden önce sistem üyeleri mevcut durumdan şiddetli memnuniyetsizlik duymalıdırlar. Eğer genel olarak bireyler durumdan memnun iseler, kimse muhtemelen kendini değişime motive hissetmeyecektir.

Memnuniyetsizliğe örnek olarak, rekabet baskısı (“Pazar payı kaybediyoruz”) veya işyeri baskısı olabilir (“Satış işleme yazılımımız günde birkaç kez çöker”). Memnuniyetsizlik, insanları mevcut durumdan rahatsız eden herhangi bir faktör olabilir.

  • İstenilebilirlik – Önerilen çözüm veya alternatif çekici olmalı ve insanlar bunun ne olduğunu anlamalıdır. Sistem üyeleri, değişiklik sonrasında nasıl bir şey olacağına dair açık bir vizyona sahip değilse ve değişimin neden daha iyi olacağını düşünüyorlarsa muhtemelen bunu gerçekleştirmek için istekli olmayacaklardır. Vizyon daha net, daha detaylı ve anlaşılabilir hale getirilirse, bireylerin değişimle hemfikir olabilme olasılıkları yükselir.
  • Uygulanabilirlik– Sistem üyeleri değişikliğin gerçekçi ve uygulanabilir olduğuna ikna olmalıdır.
  • Değişime Direnç – Değişime karşı direnç, insanların değişimle ilgili inançlarınıgösterir (“Yeni bir sistem olağan dışı iş süreçlerimize uymaz”), herhangi bir değişikliğe karşı inatçılık (“Bu saatten sonra yeni bir sistemi kullanmayı öğrenmek istemiyorum”), ilişkilerin bozulması ve statü kaybı korkusu “bizim yeni bir lidere ihtiyacımız yok”

Bu üç unsurun arasında  arasında çarpıcı bir ilişki olduğu için bir öğe eksikse, bu değişkenin değeri sıfır olur ve bu durumda denklemin her iki tarafının da sıfıra eşit olacağı anlamına gelir. Arzulanan değişim gerçekleşmez.

Değişim: Bir Fikirden Eyleme

Bu yazımın konusu yine değişim yönetimi. Sevsek de sevmesek de çevremizdeki her şey sürekli değişiyor. Değişimin altında kalmamak için hem kendimizi, hem de şirketlerimizi sürekli yeniden kalibre etmek birincil liderlik önceliğimiz. Gerek danışmanlık şirketi Deloitte, gerekse de John P.Kotter’ın çalışmalarında %70 gibi bir başarısızlık oranı artık endüstri standardı olarak ilgili tüm literatürde yer alıyor. Ancak bu oran değişim yönetiminin henüz yeni bir konu olduğu ülkemizde daha yüksek olabilir. Bu yüksek başarısızlık oranına neden olan birçok etken var. Değişim yönetiminde niye başarısız olunuyor diye hem Türkçe, hem de İngilizce araştırma yaparsanız önünüze birçoğunu sizin de bildiğiniz sayfalar dolusu kaynak gelecektir. Bunlardan statüko, değişiminin zorluğu, değişim direnci, değişimin sıkıcılığı gibi nedenler başlıcalarıdır.

Üst düzey yöneticiler önemli bir değişim projesini duyurduklarında, çalışanların açıklanan değişimi hemen kucaklayacaklarını ve destekleyeceklerini umut ederler. Çalışanlar açıklanan değişime başlangıçta endişe, kafa karışıklığı, tepkisizlik ve sorgulama ile yaklaştıklarında, yöneticiler bu davranışları “değişime direniş” olarak değerlendirirler. (Çalışma hayatımda önemli değişim projeleri sürecinde bu tip sorgulayıcı ekip üyelerinin genellikle yanlış değerlendirildiklerini ve proje dışına itildiklerini gördüm.) Maalesef kendilerinin de benzer bir süreçten geçtiklerini unuturlar. Aslında çalışanların çoğuna göre farkları değişim fikrini hazmedecek yeterli zamanları olmasıdır.

Örgütsel değişimde insanların yaşadığı bu gecikmeli etkiyi, “Managing Transitions, Making the Most of Change” isimli kitabında yazar William Bridges  “maraton etkisi” olarak adlandırmış. “Marathon Effect”değişimin planlanmasında liderlerin dikkate almaları gereken önemli bir modeldir.

Değişim ve Maraton İlişkisi

Yüzlerce kişinin katıldığı bir maraton koşusu düşünün. En hızlılar başlangıç çizgisinin önünde yer alırlar. Daha sonra arkaya doğru insanlar gruplar halinde dizilirler. İddiası düşük olanlar genellikle en geriden başlar. Başlama tabancası patladığında en öndekiler fırlar bir süre sonra geridekiler başlama çizgisine yaklaşır ve onlarda koşuya katılır. En arkadakiler öne gelmesi ve koşuya başlaması biraz daha zaman alır. Bu süreçte ilk çıkanlar bayağı yol kat etmiştir. Belki geride hala esnemeye çalışan, adalelerindeki gerilimi iyileştirmeye çalışan koşucular vardır. Bunlarda kendilerini hazır hissettiklerinde koşuya katılırlar. İşte aynı bu şekilde şirketlerde de patronlar ve CEO’ların değişimden herkesten önce haberi olur. Bu gelişmeyi yönetim toplantısında bir aşağıdaki kıdemli yöneticilere açtıklarında onlar artık önlerini herkesten önce görmeye başlarlar. Üst kademe yöneticileri toplantıdan çıkıp gelişmeleri içselleştirinceye kadar bir süre daha geçer. Kendileri hazır olduğunda departman yöneticilerini çağırarak yeni projeden bahsederler. Artık sürpriz sırası departman müdürlerindedir. Onlarında gelişmeleri kendi kadrolarını anlatmaları bir süre daha alır. Artık CEO ve üst kademe yöneticileri önlerini görmekte ve diğer tüm çalışanlarında değişime kendileri ile aynı hızda uyum sağlamalarını beklemekteler. İşte yanıldıkları nokta budur. Maratonda yaşanan süreç, değişim yaşayan şirketler için güzel bir metafordur.

Bir sonraki değişim projenizde bu modeli dikkate almanız ve insanların değişimi içselleştirebilmeleri için farklı sürelere ihtiyaç duydukları gerçeğini aklınızdan çıkarmamanız işinizi daha kolaylaştıracaktır.